İçeriğe geç

Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy Kitap Alıntıları – İsmail Hakkı Tonguç

İsmail Hakkı Tonguç kitaplarından Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy kitap alıntıları sizlerle…

Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy Kitap Alıntıları

&“&”

Devrimciler, bütün bilgilerini halk denilen tükenilmez kaynaktan, memleket denilen gerçeğin taşından toprağından, suyundan, havasından almışlardı.
Fertleri din afyonu ile uyuşturulmuş, ağaya ve devlet menfuruna tapınan insan haline getirilmiş bir cemiyette, düzeni bozmanın manası var mıydı?
İmparatorluğun nimetlerine kavuşmuş olanlar, kendi çocuklarının ecnebi okullar veya hususi öğretmenler vasıtasıyla devletliler arasına sokabiliyorlar; kasaba eşrafı ile köy agalarının çocukları da kendilerine türlü türlü menfaatler sağlayan medreselar vasıtasıyla toplumu sömürecek bir şekilde yetiştirilebiliyorlardı. Geriye kalan yoksul halkın ve köylülerin okuyup adam olmaları zaten istenilen bir şey değildi. Bunlar da okudukları takdirde idareci ve sömürücü sınıfa hizmet edecek insan bulunamayacağından korkulmaktaydı. Hem, sonra bu uyanmış halkı kim idare edecekti?
Olgunlaşmış bir millet, hürriyet havasının fırtınalarına maruz bırakılabilir. Fakat süt çocukluğu çağında bulunan bir toplum asla.
Esaslı pedagojik çalışmalara rağmen hayattan gitgide daha çok uzaklaşan bilgi okulu, kendi geleneklerini de yaratarak öğretimde ezberciliğe alabildiğince yer ve değer veren, çocuğa bilgiyi zor ve korkurtma yoluyla öğretmek isteyen sıkıntılı bir okul haline geldi, öğrencilerde şahsiyet denilen değerden eser bırakmadı.
Köyü kalkındırmak değil, canlandırmak lazımdır.
Gerçekleştirilmesi için çalışılmayan fikir veye idealin rüyadan farkı olmadığı anlaşılacaktır.
Bu iki tipin tam zıddı bir tablo: Hemen hiçbir çocuk tarafından sevilmediği içindir ki, adı aramızda (Dadaruh) olarak söylenen ve esas ismi belki de pek mahdud [az sayıda] çocuklar tarafından bilinen din dersi hocasi. Hoca bekardı. Evinde (14-15) yaşlarında esmer bir kızı vardı. Kendisi 40-50’likti öğretmen. Öğrenci ile yalnız ders saatlerinde görüşür, hemen hiç gülmez, az konuşur, konuşurken dudakları sağ ve sol tarafa doğru yayılır ve üst çenesinin iki tarafındaki altın dişleri görünürdü. Hocayı nerede görsek asik bir surat, soğuk bir bakışla karşılaşırdık. Bu yüzden biz ona hiç yaklaşmazdık. Esasen o da daima bizden uzakta yaşayan somurtkan bir adamdı. Onun bir hususiyeti de, tenkitten hoşlanmaması, münakaşayı sevmemesi idi. Derse ait herhangi bir mevzu üzerinde mantık yürütülmesini istemez, sözlerinin birer nas [dogma] halinde kabul edilmesini isterdi. Biz, bu öğretmeni hiç sevmezdik.
İhtiyaç, yaratmanın anasıdır. O belirince peşinden er veya geç yaratıcılığın gelmesi mukadderdir. Elverir ki gerçek ihtiyaç kendini göstermiş olsun ve ilgilileri sıkıştırmaya başlasın.
Efendiler yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz [aşkın] İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle terbiye ve ahlâk almaktadırlar. Fakat maalesef hakikati hadise şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kütleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyeti insaniyeyi verememiştir, veremiyor.
Gençlik içinde bulunduğu cemiyete göre yetişir. Eğer ideali noksan ve sarsılmış bir halde ise, bunun sebebi, ideali zayıflamış, ahlak laubaliligi artmış, kıymetler silsilesi altüst olmuş, parayı ve serveti, kolay kazancı gaye edinmiş, iki harbin dünyada ve memlekette yarattığı ekonomik buhranlar altında hayat anlayışı değişmiş bir cemiyet içinde yetişmesidir… Birinci Büyük Millet Meclisi çok uzak bir tarih değildir. O mecliste kürsüye çıkarak Meclisin teşrii [kanun yapma] hakkı bir küfürdür. Yalnız Şer’-i Şerif [Islam Şeriati] vardır, tek kanun Kuran’dır" diye inanarak bağıran hatipler vardir Kendimizi mi aldatacağız, çocukları mı?.. Nereye gidiyoruz?
Cenâbihak, yalnız dini kuvvetle, yalnız manevi kuvvetle insanların dünyada muvaffak olacaklarını emretmemiş, beşerî ihtiyacata göre ilimle mücehhez [donatılmış] olmak, silahla mücehhez [donatılmış] olmak, vesaitle mücehhez [vasıtalarla donatılmış] olmak emrini de vermiştir. Soruyorum, eğer böyle olmasaydı, Arkadaşlar, 93 Muharebesi’ndeki hezimetimizde Türkler müslüman değil mi idi? Size soruyorum. Balkan Harbi’nde muharebe eden, feci sahnelerde harbeden Mehmetçikler Müslüman değil mi idi? O zamanin medreselerinden dini terbiye almamış mı idi?
Birinci Dünya Savaşı sona erdiği zaman, ilköğretimi yüzde yüz denilecek şekilde gerçekleştirmiş ileri Avrupa memleketlerinde görülen manzara ana çizgileriyle buydu. Bu seviyeyi bulamamış diğer memleketlere düşen vazife, süratle ilköğretimi gerçekleştirmekti. Bu bakımdan Türkiye ve Rusya en geri durumdaydı. Halkı henüz okuryazar hale getirilemeyen cemiyet olarak Türkler ve Ruslar misal olarak gösteriliyordu.
Din dersleri imtihanlarına, Bursa’nın tanınmış hocaları, müderrisleri mümeyyiz olarak gelirlerdi, imtihanda, sarıksız bir talebe dersini iyi bildiğinden öğretmeni bu öğrenciye tam on numara vermişti. Ondan sonra imtihana giren sarıklı talebelerden birisine de öğretmen tam on numara verdiği için imtihan odasında büyük bir gürültü kopmuştu. Mademki sarıksız öğrenciye on numara verildi; sarıksız öğrenci ile sarıklı öğrenci arasında fark vardır, sarıklı öğrenciye de hiç olmazsa on beş verelim diye mümeyyizler israr etmişlerdi…
Bursa Muallim Mektebi Setbaşı’ndaki Ermeni kilisesinin biraz yukarısında bir binada idi. Kapısında koskoca bir levhada Medresetü’l-muallimin" yazılı idi…

Okulun müdürü yaşlı bir hoca idi. Okulun hemen bütün öğrencileri ve öğretmenleri sarıklı idi. Yalnız Tabiiye [Tabiat Bilgisi] hocası fes giyerdi. Sayısı 130 bulan öğrenciler içinde 8-10 tane kadar fesli çocuk vardı. Diğer öğrenciler cübbeli, kuşaklı, sarıklı, sakallı ve hepsi de mes kundura giyerlerdi. İçlerinde kıyafet düzgünlüğüne itina eden, kafası işleyen ancak on beş-yirmi öğrenci vardı. Geri kalanlar kıyafet bakımından tam manasıyla derbeder ve düşünce bakımından da softa ruhlu idiler. Öğretmenler, bunları çok severler, kötü huy ve hareketlerini hoş görürler, kabahatlerine, tembelliklerine göz yumarlardı.

Hilmi Efendi’nin sarığı, Hasan Hoca’nınkinden daha kalındı. Hocanın en çok nazarlarımızı çeken tarafı kalloş kunduraları idi. Asası da süslü, yazılarla kaplı idi. Kırçıl kısa sakallı, çakır gözlü, orta boylu, geniş omuzlu, latalı ve elifi biçim şalvarlı bir insandı. Köyün büyükleriyle konuşmasında bizim ve hatta büyüklerin anlayamadığı laflar ettiği için hepimiz hocanın derinliğine inanmıştık. Hocanin Arapça kelimeleri çok kullanması ve halkın anlayamayacağı şekilde konuşması ona karşı hürmeti artırıyordu…
Hasan Hoca bir gün derste sınıf başının bir yanlışı çıkınca hepimizi sıra dayağına çekti. Yalnız ayağımıza falaka takılmadı. Sıra ile tabanımızın altını yukarıya kaldırıyordu. Sıra bana geldi. Ben de tabanımı kaldırdım; mestimin üzerine hoca iki deynek yerleştirdi. Hoca gönlünün istediği şekil de dövüyordu. Bazılarına iki, bazılarına beş, bazılarına (eğer bağırır çağı rirsa) hıncını alıncaya kadar sopa atıyordu. Yanlış okuyan sınıf başı idi. Biz değildik; fakat (sıra değneğine çekeceğim!) deyince mesele kalmamıştı. Hocanın isteğine set çekilebilir mi idi hiç?..
Halil Efendi! Bu çocuk hâkim efendinin mahtumudur. Al götür; Hacı Hüseyin’in Zühtü’nün yanına oturt, dedi. Halil Efendi ile beraber, onun hocaya yaptığını yapmağa çalışarak, odadan dışarıya çıktık. Bitişiğimizdeki dersaneye girdik. Burada, irili ufaklı kırk kadar çocuk yüksek sesle ve sallana sallana, manasını bilmediğim, bir şeyler okuyorlardı. Çocuklar bizi görünce seslerini kısacak, oldular; fakat Halil Efendi; o sarı, söz söyle yemeyecek, ayakta duramayacak hissini veren çocuk, öyle bir bağırdı ki; çocukların hepsi birden yine sallana sallana ve bağıra bağıra, manasını bilmedikleri şeyleri okumağa tekrar koyuldular…
Imparatorluğun nimetlerine kavuşmuş olanlar, kendi çocuklarina ecnebi okullar veya hususi öğretmenler vasıtasıyla okutup devletliler arasına sokabiliyorlar; kasaba eşrafı ile köy ağalarının çocukları da kendilerine türlü türlü menfaatler sağlayan medreseler vasıtasıyla toplumu sömürecek bir şekilde yetişebiliyorlardı. Geriye kalan yoksul halkın ve köylülerin okuyup adam olmaları zaten istenilen bir şey değildi. Bunlar da okudukları takdirde idareci ve sömürücü sınıfa hizmet edecek insan bulunamayacağından korkulmaktaydı. Hem, sonra bu uyanmış halkı kim idare edecekti? düşüncesi, okuryazarlar sınıfına katılanların aklına geldikçe onlara sıkıntı veriyordu. Fertleri din afyonu ile uyuşturulmuş, ağaya ve devlet menfuruna tapinan insan haline getirilmiş bir cemiyette, düzeni bozmanın manası var muydı? Meşrutiyet, hürriyet, eşitlik gibi şeyler birkaç akılsızın zorla ortaya attıkları değersiz ve geçici şeylerdi. Bu devleti 33 yıl keskin zekâsıyla iyi idare etmiş olan Sultan Hamid Efendimiz nasıl olsa tekrar iş başına geçecektir" sözü birçok çevrede ortalığa ümit ve serinlik saçan bir haber telakki ediliyordu.
* Falih Rıfkı Atay’ın 27.9.1946 tarihli ULUS gazetesinde çıkan yazısı’ndan:

Daha güzel’i sebep göstererek çürütülmeyecek hiçbir kaide yoktur. Köy enstitülerine ve okullarına itiraz edenler, daha güzeli, daha iyiyi değil, kötünün kötüsünü göstererek
veya hiçbir şey göstermeden onları hırpalamaya kalkışıyorlar. O zaman da insanın hatırına şu söz geliyor: "Birkaç sinek yarası, cesur ve kuvvetli bir atı yolundan alıkoyamaz."

« Afrika’yı, ltalya’yı, İran’la beraber bütün Ortadoğu’yu dolaşarak Türkiye’ye gelen tanınmış Portekiz gazetecisi Manuel L. Rodriques, enstitüler hakkındaki görüş ve duyuşlarında daha da heyecanlıdır:

– Kanaatim şudur ki, bütün dünyada eşine hemen hemen hiç rastlanmayan çok orijinal ve cidden cesaretli bir teşebbüs. Burada yetişen köylü gençleri tekrar köylerine geri yollamak ve oradaki çocukları yetiştirmek üzere vazifelendirmek fevkalade bir buluş. Ders programlarına gelince, köyü ve köylüyü maddi ve manevi bakımdan kalkındırabilecek şeylerin hemen hepsini toplamıştır. Türkiye’nin köy enstitüleri, birçok memleketlere olacağı gibi, Portekiz için de çok güzel bir örnektir. Bilirsiniz ki, Portekiz’de köyler birbirlerine oldukça uzak kurulmuşlardır ve gene esefle kaydedeyim ki, çoğu bugün öğretmensizdir. Sizin enstitüleri görmekle, elime, eğitim sahasında işlenecek ve yurduma fayda getirecek çok geniş bir mevzu geçirmiş oldum."
»

Amerikan Kongresinin ilk kadın saylavı [milletvekili] Miss Jeannette Rakin, köy enstitüleri hakkında şöyle diyor:

– Siz demokrasiye ulaşmanın gerçek yolunu bulmuşsunuz. Bu enstitüler tamamiyle mütecanis, muvazeneli [dengeli] ve ahenkli bir cemiyet tipinin birinci garantisidir. Enstitülerinizde memleketin kendi bünyesinden fışkırma, kuvvetli ve sıhhatli bir gençlik buldum. »

« Uygulanamayan bilgi boş ve lüzumsuz bilgidir. Bilmek demek, yapmak demektir. Bir şeyi yapabiliyorsak aynı zamanda biliyoruz demektir.
(…) İlgili kitabı veya dergiyi okuyarak, tabiatı veya sosyal hayatı inceleyerek bilgi edinemiyorsak, kitapta yazılanı veya öğretmenin anlattığını aynen ezberleme yolunu tutmuş, skolastiğin esiri haline gelmişiz demektir. Köy enstitülerinde yetiştirilen çocuklar skolastiğe köle olmaktan kurtarılmaya uğraşılmıştır. Onların kültürleri, cila şeklinde ve ezberlenerek benimsenmiş bilgi değil, iş içinde iş vasıtasıyla öğrenilen gerçek ve öz bilgidir. »
« Köy işten kaçan, nefret eden pasif öğretmene değil, işi seven, ona sarılan, iş vasıtasıyla yurdu şenlendirecek olan canlı, hareketli öğretmene muhtaçtır. Yeni öğretmenler, bireyleri iş içinde yoğura yoğura sakinleri saadet denizinde yüzen bir vatan yaratmalıdırlar. Yurt yoksul insanların değil, varlıklı ve mesut insanların yurdu haline gelmeli; onun her tarafından neşe, sağlık ve bahtiyarlık fış­kırmalıdır. Bu ülküye yaklaşmanın ana şartlarından biri, köye iş yapmasını bilen öğretmeni ve iş araçlarını sokmaktır.»
« Biz de insan mı imişiz? Davarın peşinde dolaşmaktan kıl çadırda yatmaktan, ayran içmekten başka bir şey bilmezdik. Sırtımız kepenekten başka urba, ayağımız çarıktan gayrı ayakkabı mı görürdü? Bizler, davarın peşinde dağdan dağa göçer dururduk vesselam. »
« Halbuki öğretmen okulundan çıkarken, memleket ve meslek uğrunda ne kadar idealisttik. Fakat realitenin çengeline takılamayan, gerçeğin temeli üstünde kurulmayan idealistlik, başarı için kafi olmamaktadır. Biz köyleri Çalıkuşu romanının panoramasından tanımıştık. »
&”Doğru ol, kimseyle yok yere dövüşme, büyükleri say, küçükleri ezme ve ezdirme, kumar oynama, başkalarının rızkına engel olma, hırsızlık yapma, iyi kimselerle düş kalk, misafirin hatırını kırma, boş gezme, iş yap, kadınlara sarkıntılık etme, fakirlere yardım et, üstüne farz olmayan lafı konuşma, harp olunca gönüllü git, memleketi düşman baskınından koru, öz âdetlerini bırakma!&”
“Köyü anlayabilmek, köylüyü duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği suyu ve ayranı içmek, yediği bulguru yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek şarttır..”
“Cumhuriyet’in gözbebeği olan gençler! Gerçekle karşı karşıya gelin, ondan hiç korkmayın, fantaziler peşinde koşarak enerjileri yok yere israf etmeyin, ta ki içinize genişlik ve ferahlık gelsin! Bir çok kıymetleri işlenmeden duran bu topraklarda mesut olmanın sırlarını bulun!”
“Bizce iyi adam demek, iş gören, işi başarabilen adam demektir. İş yapmadan sadece söyleyen veya yazan insana biz iyi adam demeyiz, iş görmeyen bir insanın dürüst, akıllı olacağına da inanmayız. Böyle insanların bir milleti iyi yola götürdükleri görülmemiştir..”
« Büyük Amerika’nın şairi James Russell Lowell (1819-1891), Vatan" adlı enfes bir şiirinde, insanın hakiki vatanı neresidir? diye soruyor; buna alışılmış tarzlarda cevap verdikten sonra "hayır!" diyor. "İnsanın hakiki vatanı bu derece dar olamaz". Ve sonra hakiki vatanın neresi olacağını birkaç güzel mısrayla şöyle anlatıyor:
"Nerede insanın kalbi şururun [kötülüklerin] defne tacını ve elemin zincirlerini taşırsa,
Nerede insanın ruhu daha doğru ve daha güzel bir hayat için çırpınırsa,
Nerede bir esir hürriyet iştiyakını [özlemini] çekerse, nerede bir insan yardıma muhtaç ise ..
İşte, senin ve benim için hakiki büyük vatan orasıdır."
Türk gençleri için asıl vatan Türk köyleridir.»
« ..köy çocuklarını köyden alıp da şehirde okutmak hatalıdır. Bu sistem tatbik edilmiş, mahzurları görülmüştür. Köyden çocukları almışlar, şehir mektebinde okutmuşlar. Mektebi tamamlayınca o çocuklar köyüne dönmek istememişlerdir.»
« Okulda yazmayı öğrenmek için nispeten uzun bir zaman harcanması lazım geldiği dikkati çekmektedir. Bu, yazının (Arap harfleriyle yazı) sistemiyle ilgilidir. Arap harfleriyle yazılan yazıyı değiştirmenin mümkün olup olmaması öğretim tekniği düşüncesine bağlı olmayıp, o mesele birinci derecede bir medeniyet politikası meselesidir. Kök itibariyle Türkçe ile akrabalığı olan Macar ve Fin dillerinde yapıldığı gibi bir (transkripsiyon) uygulanırsa, hiç şüphesiz, Batı uygarlık alemine katılma meselesi daha çok kolaylaştırılmış olur. »
Atatürk:
« Terbiyedir ki bir milleti, ya hür, müstakil, şanlı, âli bir cemiyet halinde yaşatır, ya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.»
« Birinci Heyet-i İlmiye eğitimle ilgili bütün meseleleri ele alarak yeni hükümetin eğitim programını hazırlamaya başlamış bulunuyor fakat bu heyeti teşkil edenler zihniyet bakımından ikiye ayrılı­yordu: Mektepliler ve medreseliler. Her meselenin karşısına bu iki zihniyet dikiliyor, her iki taraf onu kendi zaviyesinden halletmek istiyor ve ona göre fikir söylüyordu. Onun için hiçbir işte esaslı karara varılamıyordu.»
« Zaman, ıstırapları nasıl da törpülüyor.»
« Gerek müderrislik ve gerek kadılık ehli olmayanların ellerine geçmiş ve etrafı kesif bir cehalet kaplamıştı.
Son devirlerde medreselerde … İslami ilimlerin en mühimlerinden olan (tefsir) ve (hadis) tamamiyle ihmale uğramıştı. Hele riyaziyat (matematik) ve tabiiyat gibi ilimlerin adları dahi bilinmezdi. Müderrisler içinde iki satır yazıyı doğru yazamayan ve doğru söyleyemeyenler nadir değildi. »
« Metot ve ders konuları bakımından yüzyıllarca olduğu yerde sayan medreseler, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da birdenbire gelişmeye başlayan müspet bilimlerle bağlılık kuramadıkları için nakliyat" diye adlandırdıkları spekülatif bilimlere bağlı kaldılar. Medrese öğrencileri, okudukları ders konularını teşkil eden problemlerin aslını ve metnini anlamadan onları şerh etme görüntüleriyle yıllarca boş vakit geçirdiler, öğretimde muhakame problemlerin aslını ve metnini anlamadan onları şerh etme yönünün işletilip geliştirilmesine hiç önem verilmediği için medrese öğrencileri, okutulan her şeyi ezberlemek zorunda kalıyorlardı. Ezbercilik, skolastiğe bağlı kalış, gözlem ve araştırmaya hiç yanaşmayıp medrese mensuplarını gerçek hayattan uzaklaştırmış, onları en basit tabiat olaylarını göremeyecek, bunların kanunlarına nüfuz edemeyecek bir duruma düşürmüştür. Bunun sonucu olarak onlar, tabiatla ilgili en basit olayları bile cinlerin, perilerin, kanatlı ve gizli mahlukların tesiriyle izaha kalkışmışlar, bu kanaatlerini eğitmekte oldukları çocuklara ve halka da aşılayarak kendileriyle birlikte cahil ve uyumlu insan yığınları yetiştirmeye başlamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme devrinde devleti zayıf bulan bu cahiller kafilesi, her yeniliğin karşısına dikilerek Türklerin Avrupa uygarlığını almalarını hem zorlaştırmış hem de geciktirmiştir. »
« Elif üstünde mimler,
Bülbül yuvada inler,
Benim kalbimde sensin,
Senin kalbinde kimler?»
« Köylüye esir muamelesi yapılırsa şehirlilerin de esir olacağı anlaşılmaya başlanmıştı. Köylü aç bırakılırsa kasabalının da günün birinde açlığa mahkum olacağı görülüyordu. Köylü dövülürse, fırsat düşünce şehirlerinde dayak yiyeceği meydana çıkmıştı. Adalet makinesi köyde işletilemezse şehirde de bozuk kalacağı belli olmuştu.»
« Hürriyet, adalet, eşitlik ve kardeşlik prensiplerine dayanarak devleti idare edenlerin ve bu ilkeleri kilişe olarak mektep çocuklarına ezberleterek müsamerelerde söyletmekten zevk alan münevverlerin çoğu, büyükşehirlere veya vilayet merkezlerine sığınarak bu felaketleri görmemeye halkın ve köylülerinin initilerini işitmemeye, mütemadiyen şahsi menfaatlerini temin etmeye uğraşıyorlardı.»
« &‘İş İçinde Eğitim’, kafa ve el becerisinin koordineli kullanımıyla gerçekleştirilir. Tek başına kafa ve el becerisi, üretim ekonomisinin çarklarını döndürmez. Anadolu insanı yüzyıllar boyunca hep el emeğiyle hayatını sürdürmeye çalışmış, zihinsel beceriyi yaptığı işe aktaramadığı için gündelik gerçekliklere sürekli yenik düşmüştür. Köylümüzün çiftçiye dönüşememesinin temel nedeni budur. Öte yandan el becerisinin kazandırdığı pratiklikten yoksun, yalnızca zihinsel emekle yaşayan insan tipi de Tonguç’a göre topluma yabancılaşmış, hayattan soyutlanarak tüketici bir kimliğe bürünmüştür. Geleneksel bürokrasimizi meydana getiren insan tipi işte bu yabancılaşmış tiptir. »
Köyün canlanması demek, aynı zamanda köy kaynağının fışkırması demektir. Milli kudretimizin özü orada saklıdır. Bu kaynak fışkırmadıkça kuvvetli, mesut, şen ve varlıklı Türkiye yaratılamaz. Türk milletinin kültür yaratabilmesibu kaynaktan ilham ve kuvvet almasına bağlıdır.
Kararmaya başlayan eski meşaleyi yeniden canlandırmak lazımdır:
Gençler, halka doğru ve halk için."
Batı uygarlığının ölçüleriyle yapılan her iş, o devrin birçok insanına ürkeklik verir, onları bocalamalara sürüklerdi.
Şimdiye kadar zannoluyordu ki, her vilayet muallimi o vilayete aittir. Bu yanlış bir nokta-i nazardır. Türkiye’nin muallimi bütün Türkiye’nin muallimidir.
Devlet adamları gelir, geçerler. Milletin hayatında izleri payidar olan muallimlerin elleridir.
Köylüler ve çiftçilerin ihtiyaçları ayrıca düşünülmeden vücuda getirilecek bir maarif sistemi nazari ve skolastik olur.
Hakiki köylü; duyan, hayatı yenmeye çalışan, kendi işine dayanarak yaşamak isteyen, faziletlerine güvenen, bazı sıkıntılarına rağmen hayatı seven, çoğalmak isteyen, hastalığı ve ölümü sağlık ve doğum gibi tabii gören, haksızlığa ve merhametsizliğe çok üzülen, savaşlarda harikulade bir şekilde düşmanla çarpışan, iyi idare edildiği takdirde her işi başarabilen bir insandır. Hakiki Türk köylüsü ve köyü budur.
Yurdumu, dünyayı, güneş ve ayın, bir Allah ve tapınak olmayıp bir alem olduğunu öğrendim.
Mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız.
Anadolu’da köylüler, görüldüklerinden bambaşka bir benlik sahibidirler…
Devlet adamları gelir, geçerler. Milletin hayatında izleri payidar olan muallimlerin elleridir…
Cumhuriyet sizin, bir taraftan da ilim ve fennin verdiği kudretle demir bir pençe olan ellerinizin içindedir.
Gazi’nin dediği gibi fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" Maarif vekillerine, idare adamlarına ihtiyaç vardı.
Efendiler! Avrupa’nın, Amerika’nın maarifçi hükümetlerinin arkasında yüksek kütüphaneleri, maarif ilimleri, felsefeleri vardır. Siz memlekette maarifte fikri, maarifte ilmi yapın, maarifte salah( iyileşme) bekleyiniz!..
Sürü darmadağın… Çoban nerede?"
Çünkü halkın terbiyesiyle çocuğun terbiyesi arasında gayet sıkı münasebetler vardır. Halk cahil, muhafazakar, adetlere ve batıl inançlara bağlı oldukça memlekette ne iyi aile muhitleri, ne fevkalade ilerleme özleyen umumi muhit vücuda gelmiş olamaz…
Toplum Doğu zihniyetini değiştirmeyenlerin oyuncağı oldu.
Şehir, insafsız ve şuursuzca hareket eden bir müsrif gibi asırlardan beri köyün kanını emmiş ve bütün kuvvetlerini israf etmiştir.
Köyü kalkındarmak değil, canlandırmak lazımdır.
Toprak davası gibi çözülmesi gereken milli meselelerden biri de balıkçılık işidir.
Hiç vakit geçirmeden bilhassa sosyoloji ve felsefe bilimleriyle bezenmiş insanları bularak veya yetiştirerek, hatta icap ediyorsa bu maksatla yabancı memleketlerde bile önderler yetiştirerek köye rehber göndermek lazımdır.
Köylü köleleşirse millet de köle olur. Köylü sürünürse millet de sürünmeye mahkumdur.
Köylünün yarı münevverlere benzemesi onun da hayattan ve tabiattan korkan, çoğalmaktan çekinen, haksızlık karşısında sinen, yenemeyeceği hadiselerde zeka oyunlarına sapan, başkalarına dayanarak yaşamak isteyen, büyük şehirlere sığınmaktan zevk duyan, reelin zevkine varamadan fanteziler peşinde koşan bir insan haline gelmesi demekti.
İki asırdan beri geçirdiğimiz bütün felaketlerin en mühim sebebi, realiteyi, yani memleketin hakiki durumunu olduğu gibi görememekte, buna göre gerçek tedbirleri almamakta toplanıyordu.
Bu eğitim programı Amerikan sistemindeki kibrit çöpünden maket ev yapma, kıl testeresiyle kontrplak kesme ya da renkli kağıtlarla elişi süslemeleri yaratma gibi, kullanıldıktan sonra çöpe atılacak faaliyetler değildir.
Kırsal hayat insanının güçlü ve zayıf yönleri ilk defa literatürümüze Canlandırılacak Köy ile girmiştir…
Yaptığı gözlemler, saptadığı gerçekler, köy sosyolojisinden hareketle oluşturduğu pedagojinin de ana çerçevesini çizmektedir.
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, Florida Üniversitesi’ nden Dr. Kate Wofford’un raporu doğrultusunda Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ nin girişimiyle çıkarılan 6234 sayılı yasa gereği 27 Ocak 1954’te Köy Enstitüleri’ni kapattı.
Köyden çocukları almışlar, şehir mektebinde okutmuşlar. Mektebi ikmal edince o çocuklar köyüne dönmek istememişlerdir. Elimizde böyle çocuklar vardır. Onun için köy çocuklarını şehirde okutmayacağız, köyünde okutacağız. O, köyünde ne görüyorsa o hayatı yaşayacaktır. Yani mektebin içinde büyük bir arsa olacak orada çalışacaklar, hayvan bakmasını öğrencek, bu suretle köylerinden ayrılmayacaklar. Tabii bunların programlarını Talim ve Terbiye Heyeti tetkik edecek, yapacaktır. Köy muallimlerini getireğiz, onların şahsi fikirlerini de nazar-ı dikkate alacağız. Ona göre mektep açacağız, ona göre de program yapacağız.
Memleket işleri yalnız yazıp çizmekle, nutuklar vermekle yürütülemez. Köyün içine girmeli, oradaki yoksulluklar giderilinceye kadar bizim gibi onlara katlanmalı, köylünün başına üşüşen dertleri elbirliği ile ortadan kaldırmalı. Bizimle hem dert hem de sevinç ortağı olmalı.
Hep beraber realitenin sertliklerinden hiç korkmadan, engelleri yene yene; ileriye doğruya, iyiye, güzele doğru durmadan, yorulmadan koşalım!
Felsefe, sanat, müzik, ilim, teknik, hayattan korkmayan, onu seven, ona kayıtsız ve şartsız ihtirasla bağlanabilen insanlarla yaratılır.
Cumhuriyet’in gözbebeği olan gençler! Gerçekle karşı karşıya gelin, ondan hiç korkmayın, fanteziler peşinde koşarak enerjileri yok yere israf etmeyin, ta ki içinize genişlik ve ferahlık gelsin! Birçok kıymetleri işlemeden duran bu topraklarda mesut olmanın sırlarını bulun!
Tabiattan ve engellerden korkmayan bu gençler; ateşe yıldırımlara ve dalgalara kumanda eder, havalarda uçabilirler. Onlar, yaratacakları eserlerle seslerini dünyaya duyurarak kendileri öldükten sonra da yaşayabilecek değerler bırakabilirler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir