İçeriğe geç

Asar-ı Bediiyye Kitap Alıntıları – Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî kitaplarından Asar-ı Bediiyye kitap alıntıları sizlerle…

Asar-ı Bediiyye Kitap Alıntıları

Hz Muhammed aleyhisselam;
İnsanların sîreten ve sureten en cemili ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevazii ve en afîfi ve en cevvadı ve en kerimi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-i fehim, şefkat gibi ne kadar secaya-yı âliye varsa en mükemmel bir fihriste-i nuranîsidir.
Selâmun Aleyküm
ŞERİAT-I İLAHİYE İKİDİR
Birincisi: Sıfat-ı Kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim eder.
İkincisi: Sıfat-ı İradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir.
Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik değillerdir. {(*) Dikkat, dikkat! -Müellif-}
Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed olmak zarurîdir. Şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a’ma ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir.
قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve te’lifindeki i’caz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâyetenahî, bir İrade-i Ezeliyenin eserleridir.
zâten güneş daha garbdan tulû’ etmediğinden tövbenin kapısı açıktır.
Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müdhiş amma güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun; benim gibi bir Kürdü tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun.
Herkes insanlarla meşgul; ben insanlardan usandım.
Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin musalahalarıdır. Tâ, temayül ve tebadül-ü efkâr ile lâekall maksadda ittihad eylesinler. Teessüf ile görülmüyor mu ki; onların tebayün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehalüf-ü meşaribi de, terakkiyi tevkif etmiştir. Zira herbiri mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek; biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.
Elhasıl: İslâmiyet hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü’l-küll.. biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûra olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nuranî timsalinde arz-ı didar edecektir. Âyine kendince güneşi temsil ettiği gibi; şu Medresetü’z-Zehra dahi o kasr-ı İlahîyi haricen temsil edecektir.
Eyyühel-eşraf! Size hizmet ettiğimiz gibi, bize hizmet ediniz. Yoksa Ey bizi vesayete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükûmet! Size itaat ettiğimiz gibi, saadetimizi temin ediniz. Ve illâ Ey Kürd, (Türk) cem’iyet-i milliye vazifesini bil’istihkak omuzunuza alan İttihad ve Terakki! İyi ettiniz mezcettiniz. İyi etseniz iyi ve illâ
فَرُدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰى اَهْلِهَا
{(*) İhtar: Ey kendini havass zanneden ehl-i siyaset ve ehl-i hükûmet! Ye’si kırmak için avama ders ve hitab olan şu kitabı sened tutup teselli etmeyiniz. Zira sizin sû’-i istimaliniz, onların sû’-i tefehhümünden daha ziyade sû’-i tesir eder. Size de bir ders vermek için zamanı tevkil eyledim. Dersini dinlemediniz, dehşetli tokadını yediniz. -Müellif-}
Selef ve halef asırlar üstünde birbirine bakıp mabeynlerinden bir ENCÜMEN-İ ŞÛRA teşkil edeceklerdir.
Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. ~RN-Asâr-ı Bedîiyye/78~
Cemi’ mü’minlerin lisanıyla, insanların adedi kadar deriz:
Yaşasın Şeriat-ı Ahmedî (A.S.M.)
İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir. Cinayeti dahi azîmdir. intizamı da mühimdir. Sair kâinata benze mez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz. Abes olamaz. Fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağ zını, Cennet dahi âğuş-u nazindârânesini açıp bekliyorlar.
Ey Kürd Milleti!
Bundan başka: Bizim üç düşmanımız vardır ki, bizi harab etmektedir. Bu düşmanlardan;
Birincisi: Fakirliktir. İstanbul’un kırk bin hammalı bunun delilidir.
İkincisi: Cehalet ve okumamazlıktır. Bizde binde birinin gazeteleri okuyamaması onun delilidir.
Ehl-i zahiri hayse beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi: İmkânatı, vukuâta karıştırmak ve iltibas etmektir.
Hadîs olarak işitiliyor: Her akşam güneş arşa gider, secde eder. İzin alıyor, sonra geliyor. Evet şemse müekkel olan melek; ismi şems, misali de şemstir. Odur gider, gelir. Hem de hükema-i İlahiyyûn nezdinde herbir nev’ için hayy ve nâtık ve efrada imdad verici ve müstemiddi bir mahiyet-i mücerrede vardır. Lisan-ı şeriatta melek-ül cibal ve melek-ül bihar ve melek-ül emtar gibi isimler ile tabir edilir.
Fakat tesir-i hakikîleri yoktur. Müessir-i hakikî yalnız Zât-ı Akdes’tir.
Herbir nev’e mahsus ve o nev’e münasib bir melek-i müekkel vardır.
Za’f-ı akideye veyahut sofestaî mezhebine olan meyle; veyahut daha almamış, yeni müşteri olmasına işaret eden umûrun biri de; Bu hakikat, dine münafîdir olan kelime-i hamkadır. Zîrâ bürhan-ı kat’î ile sabit olan bir şeyi hak ve hakikat olan dine muhalif olduğuna ihtimal veren ve münafatından havfeden adam, hâlî değil; ya dimağında bir sofestaî gizlenmiş karıştırıyor.. veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor.. veyahut yeniden dine müşteri olmuş, tenkid ile almak istiyor
feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir yeis olarak kalbde tahaccür eder
İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar.
Hile ve fitne, perde altında kaldıkça tesir eder. Zâhire çıkmakla iflas eder.
S- Anadolu’da pekçok zulüm ediliyor ve pekçok müslümanlar i’dam ediliyor. Neden böyle yapıyorlar?

C- Evet maatteessüf pek feci’ şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb; mel’un mimsiz medeniyet, öyle zalimane bir silâh, şu harb-i vahşiyaneye vermiştir ki, o silâhın karşısında dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzım gelir. Şeşhane ile mitralyoza mukabele edilmez. İşte o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermiştir; ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in namına iki emri gördüm.

Der: Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir. İkinci emri de: Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.

İşte böyle azlam bir düstur ile (İ.G.Z.) Anadolu’ya hücum ediyor.

Bazen ne kadar iyi top sürersen sür, topu sadece kendinde tutmaktan zarar gelir.
Ey yoldaş!
Şimdi şu alem-i misaliden çıkarız, hayali vehimden ineriz, akıl meydanında dururuz,
mizana çekeriz, ederiz yolları ber-endaz
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber, herkes nefsî! nefsî demekle, milletin menfaatini düşünmemek, menfaat-i şahsiyesini düşünmekle; bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ نَفْسُهُ فَلَيْسَ مِنَ الْاِنْسَانِ ِلَانَّهُ مَدَنِىٌّ بِالطَّبْعِ
Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir.
Asar-ı Bediiyye – 380
On yaşındayken İstanbul’a ayak bastım. Ülkenin en büyük şehrindeyim ve danışacak, sığınacak kimsem yoktu. Başkasının kâbusu olur ama benim için ucu nereye gideceği bilinmeyen bir macera
Evet millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti, yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır.
Asar-ı Bediiyye – 390
Bir zaman bir adam, bir sahrada, bedeviler içinde ehl-i hakikat bir zâtın evine misafir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhafazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sahibi, evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış. Misafir zât, hane sahibine dedi: Hırsızlıktan korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?
Hane sahibi dedi: Bizde hırsızlık olmaz.
Misafir dedi: Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz halde çok defalar hırsızlık oluyor.
Hane sahibi demiş: Biz emr-i İlahî namına ve adalet-i şer’iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz.
Misafir dedi: Öyle ise, çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir.
Hane sahibi dedi: Ben elli yaşına girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm. Misafir taaccüb etti, dedi ki: Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor.
Hane sahibi dedi: Siz büyük bir hakikattan ve acib ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terketmişsiniz. Onun için adaletin hakikatını kaybetmişsiniz. Maslahat-ı beşeriye yerine adalet perdesi altında garazlar, zalimane ve tarafgirane cereyanlar müdahale eder, hükümlerin tesirini kırar.
Asar-ı Bediiyye – 390
Evet iman kalbde, kafada daimî bir manevî yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça yasaktır der, tardeder kaçırır.

Evet insanın fiilleri kalbin, hissin temayülatından çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevkedip mağlub etmez.
Asar-ı Bediiyye – 391

Had ve ceza, emr-i İlahî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit; hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki latîfeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mana içindir ki, elli senede bir ceza, sizin hergün müteaddid hapsinizden ziyade bize faide veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünki biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit millet, vatan maslahatı, menfaatı hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse; hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vehmiyesi cüz’î bir teessür hisseder. Halbuki nefis ve histen çıkan -hususan ihtiyacı da varsa- kuvvetli bir meyelan galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlahî ile olmadığından o cezalar da adalet değil; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki: Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.

İşte bu cüz’î sirkat mes’elesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlahiye kıyas edilsin, tâ anlaşılsın ki: Saadet-i beşeriye, dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur’anın gösterdiği yol ile olabilir
Asar-ı Bediiyye – 391

Evet, kim ki evinin tavanı altındaki zaif direği çekmek istiyorsa, evvelen onun yerine kuvvetli bir direkle muhafaza altına aldıktan sonra kaldırsın. Yoksa bilmeden evi harab etmiş olacaktır.
Asar-ı Bediiyye – 397
Hem bir fasid delili iptal edip çürütmek isteyen adam, sahih bir delil ile hak olan neticeyi tesbit ettikten sonra etsin. Aksi halde düşünmeden ifsad etmiş olur.
Asar-ı Bediiyye – 397
Biz Millet-i Osmaniye erkeğiz. Kamet-i merdane-i istidad-ı millîmizde(milletin mertlik yeteneğinin boyu) kadınların libası gibi süslü sefahat ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh aldanmayalım
خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرَ
kaidesini düsturu’l-amel yapalım.
Asar-ı Bediiyye – 443
Aheng-i ıttıradî(uyum,intizam) için nure’n-nur olan Din-i İslâmı menar ve rehber etmeliyiz. Tâ herkes de münevverü’l-fikir gibi olsun. Zira, hiss-i dîn ile en âmî, en münevverü’l-fikir gibi mütehassistir. Fikri münevver olmasa da kalbi münevverdir. Hissiyat güzel olursa, efkâr da müstakim olur.
Asar-ı Bediiyye – 519
Dünyada tedennimizin sebebi, dinimize riayetsizliktendir. Hem de intizam-ı idareden ziyade tezhib-i ahlâka muhtacız. Mühezzib-i ahlâk da dindir. Dünya için din ihmal olunmaz. Biz vatanı Din ve Haremeyn için severiz. Dünyayı da din için imar edeceğiz.
Asar-ı Bediiyye – 518
Zira, umum enbiyanın memalik-i Osmaniyeden zuhuru, kaza ve kader-i İlahînin bir işareti ve remzidir ki; bu memleket insanlarının tekemmülatı ve tehzib-i ahlâkı, hiss-i dinin mâyesiyle olacaktır.
Asar-ı Bediiyye – 513
Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda olunmaz. Nasıl Süreyya süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakikata püf, püf eden, divaneliğini ilân eder.
Asar-ı Bediiyye – 508
Çocukluk tabiatı ile, heva ve heves ile zünub ve mesavî-i medeniyet mehasin zan olunuyor. Halbuki medeniyetin hiçbir hakiki mehasini yoktur ki, İslâmiyette sarahaten veya zımnen veya iznen o veya daha ahseni bulunmasın.
Asar-ı Bediiyye – 507
Asıl mü’min, hakkıyla hürdür. Sâni’-i Âlem’e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek imana ne kadar kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.
Amma hürriyet-i mutlaka ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir.
Asar-ı Bediiyye – 507
Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşüren i’lâ-yı kelimetullah’a mani olan cehalet ve neticesi olan muhalefet-i şeriattır Ve zaruret ve onun semeresi olan sû’-i ahlâk ve harekâttır Ve ihtilaf ve onun mahsulü olan ağraz ve nifaktır ki, ittihadımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
Asar-ı Bediiyye – 507
İnkılab-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adam; dinden hissesi, beytü’l-ankebut gibi zaîf düşmüş cehalettir, onu korkutur.. Takliddir, onu telaşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.
Asar-ı Bediiyye – 309
Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misâlîlerle mübahese daha hoşuma gidiyor. Çünkü münsiftirler.
ﺻَﺪٌّ ﺣَﻤَﺎ ﻇَﻤَٓﺎﺋِﻰ ﻟُﻤَﺎﻙَ ﻟِﻤَﺎﺫَﺍ ﻭَ ﻫَﻮَﺍﻙَ ﻗَﻠْﺒِﻰ ﺻَﺎﺭَ ﻣِﻨْﻪُ ﺟُﺬَﺍﺫًﺍ
(
Niçin dudağındaki koyu renk, benim seni şiddetle sevmeme engel oldu.

Halbuki aşkından kalbim param parça olmuştur.
)

İşte kâinat içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, imansız ehl-i dalalete hücum ediyor, tehdid ediyor, korku veriyor, kuvve-i maneviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl-i imana değil tehdid ve korkutmak belki sevinç ve saadet, ünsiyet ve ümid ve kuvvet veriyor. Çünkü EHL-İ İMAN, İMAN İLE GÖRÜYOR ki; o hadsiz silsileler, maddî ve manevî şimendiferler, seyyar kâinatlar mükemmel intizam ve hikmet dairesinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni’-i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre miktar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecavüz edemiyorlar. Ve kâinattaki kemâlât-ı san’ata ve tecellîyat-ı cemaliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve-i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saadet-i ebediyenin bir numunesini iman gösteriyor.
İşte ehl-i dalaletin imansızlıktan gelen dehşetli elemler ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyat-ı beşeriye buna karşı bir teselli veremez, kuvve-i maneviyeyi temin edemez. Cesareti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatıyor.
EHL-İ İMAN, İMAN CİHETİYLE değil korkmak ve kuvve-i maneviyesi kırılmak, belki o temsildeki masum çocuk gibi fevkalâde bir kuvvet-i maneviye, bir metanetle ve imandaki hakikatla onlara bakıyor. Bir Sâni’-i Hakîmin hikmet dairesinde tedbir ve idaresini müşahede eder, evham ve korkulardan kurtulur. Sâni’-i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyar kâinatlar hareket edemezler, ilişemezler. deyip anlar. kemâl-i emniyetle hayat-ı dünyeviyesinde de derecesine göre saadete mazhar olur.
Kimin kalbinde imandan ve din-i haktan gelen bu hakikat çekirdeği -vicdanında- bulunmazsa ve nokta-i istinadı olmazsa, bilbedahe temsildeki Rüstem ve Herkül’ün cesaretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi; onun cesareti ve kuvve-i maneviyesi müzmahil olur ve vicdanı tefessüh eder. Ve kâinatın hâdisatına esir olur. Herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer. İmanın bu sırr-ı hakikatını ve dalaletin de bu dehşetli şekavet-i dünyeviyesini Risale-i Nur yüzer kat’î hüccetlerle isbat ettiğine binaen, bu pek uzun hakikatı kısa kesiyoruz.
Ben de dedim: Yüzer âyât-ı Kur’aniyede müslümanlar için en büyük hakikat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor.
Ruh-u kulüp ittihad-ı kulûbdadır..
Ben talebeyim, onun için her şeyi mizan-ı Şeriatla müvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.
Gayet kıymettar üç cevherimiz var: Şeriat, namus, gayret lisanıyla muhafazasını bizden istiyorlar.

Birincisi

İslâmiyet ki, milyonlarla şühedanın kan bahasıdır.

İkincisi

İnsaniyet ki, insanı umum âleme sultan eden odur.

Üçüncüsü

Milliyetimiz ki, o âsar ile hayy olan dahî seleflerimizle bir rabıtayı ittihadımızdır.

Âsâr-ı Bediiye

Ey hammallar.
Sizin kalbinizde bu fikri ekiyorum. Zîrâ kalbiniz hâlî ve bozulmamıştır.
Aşkı henüz bilmezken, onun aşkıyla karşılaştım. kalbimi boş bulup oraya yerleşti.
-Ruhu sizden tecellî edecek. Kulak istemem, kalble dinleyiniz!..

Âsâr-ı Bediiye

Evet millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti, yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır.
Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir;
tevhidin şuâ’ını neşrederler.
Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz.
Nar nuru yakmaz.
“Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misâlîlerle mübahese daha hoşuma gidiyor. Çünkü münsiftirler.”

Âsâr-ı Bediiye

Bir gün olur elbette doğar şems-i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem.
“Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lafız, mananın zıddıdır. Adalet külahını zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş.”
“…Tahdid-i hürrîyet, insanîyet nokta-i nazarından zarurîdir. Amma hürriyet-i mutlaka, vahşet-i mutlakadır. Belki hayvanlıktır.”
Zira aşk cazibedar bir cemale müncezib, cenânî bir cezbedir.
Zira bir yol bozuksa, hiç maksada götürmez.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir