İçeriğe geç

İnsan ve Sembolleri Kitap Alıntıları – Carl Gustav Jung

Carl Gustav Jung kitaplarından İnsan ve Sembolleri kitap alıntıları sizlerle…

İnsan ve Sembolleri Kitap Alıntıları

“Jung, UFO’ları bütün zamanlarda daireyle simgelenmiş olan psişik bir içeriğin (bütünlüğün) bir yansıması -projeksiyonu- olarak açıklar. Bir başka deyişle bu “görsel dedikodu”, zamanımızdaki pek çok rüyada da görülebileceği gibi, bilinçdışı kollektik psişenin, apokaliptik çağımızdaki yarılmayı daire sembolü aracılığıyla iyileştirme çabasıdır.”
“Kişi bulması çok zor olan ya da hakkında hiçbir şeyin bilinmediği bir şeyi aramaktadır. Böyle durumlarda bütün iyi niyetli, mantıklı tavsiyeler, aklını başına toplamak, bir tatile çıkmak, fazla çalışmamak (ya da tam tersine kendini çalışmaya vermek), daha çok insanla görüşmek (ya da görüşmemek) ya da bir hobi edinmek gibi öneriler hiçbir işe yaramaz ya da çok nadiren yarar. Ancak işe yarar gibi görünen yalnızca tek şey vardır; bu da hiçbir önyargı beslemeden ve tam bir saflıkla yaklaşan karanlığa doğrudan yüzünü dönmek ve onun saklı amacının ne olduğunu, sizden ne istediğini anlamaya çalışmaktır.”
“Gerçek bireyleşme süreci -kişinin kendi iç merkeziyle (psişik çekirdeğiyle) ya da benliğiyle bilinçli olarak karşı karşıya gelmesi- genellikle kişiliğin yaralanması veya buna refakat eden bir acı ile başlar. Bu ilk şok, çoğu zaman öyle algılanmasa da bir çeşit ‘çağrı’dır. Ego ise tam tersine iradesinin ya da arzusunun engellendiğini hisseder ve bu tıkanıklığı genellikle dıştaki bir şeye yansıtır. Yani ego, Tanrı’yı ya da ekonomik durumunu, patronunu ya da eşini bu tıkanıklıktan sorumlu tutar.
Ya da belki dışarıdan her şey mükemmel görünür ama kişi yüzeyin altında her şeyi anlamsız ve boş hale getiren ölümcül bir can sıkıntısından muzdariptir.”
“Bir araba veya trende dışarı bakmadan yolculuk ediyorsam hareket halinde olduğumu fark etmemi sağlayacak olan yalnızca durmalar, kalkmalar ve ani dönüşlerdir.”
İlgi başka yöne döndüğünde, daha önce uğraşılan nesneler gölgede kalır.
İnsan, bir anlamı olduğuna kâni olduğu zaman dayanılamaz acılara katlanabilir.
Kendi yaşamının daha derin bir anlamı olduğu duygusu insanı ,yalnızca almak, vermek durumunun üstüne yükseltir.
Bu duygu yoksa insan zavallı ve yitiktir.
Gurur yeterince inatçı olduğunda hafıza boyun eğer.
Akıllarını kullanan insanlar düşünen yani düşünsel yetilerini kendilerini insanlara ve şartlara adapte etmek için kullanan insanlardı ve aynı ölçüde akıllı ama düşünemeyen insanlar yollarını duygularıyla arayıp bulan insanlardı.
Ölü olan her şey titreşir. Sadece şiire konu olan yıldızlar, ay, orman, çiçekler değil, sokaktaki su birikintisinin içinde parlayan pantolon düğmesi de Her şeyin konuşmaktan çok susan gizli bir ruhu vardır.
uygarlaşma süreciyle bizler bilincimizi giderek insan psişesinin daha derin güdüsel katmanlarından, hatta nihai olarak psişik fenomenlerin bedensel temelinden uzaklaştırdık. neyse ki bu temel güdüsel katmanları tümüyle yitirmedik; bunlar kendilerini yalnızca rüya imgeleri biçiminde gösterseler de bilinçdışının bir parçası olarak kalmaya devam ettiler. simgesel nitelik taşıdıkları için anlamları hemen anlaşılmayan bu güdüsel fenomenler, rüyaların telafi edici işlevi adını verdiğim çok önemli bir işlev gerçekleştirirler.
rüyaların temel işlevi; genel psişik dengeyi hassas şekilde yeniden ve yeniden kuran rüya malzemesi üreterek psikolojik dengemizi düzeltmeye çalışmaktır. ben buna rüyaların psişik yapımızdaki tamamlayıcı -ya da telafi edici- rolü diyorum.
ilkel insan ruh sağlığından kuşkuya düşmez; fetişleri, ruhları ya da ilahları aklına getirir.
nevrotik fenomenleri yalnızca hastalığın ürünleri olarak değerlendirmek kesinlikle hatalıdır. bunlar, normal vakaların patolojik abartılarından başka bir şey değildir. (…) histerik belirtiler normal her insanda gözlenebilir, ancak önemsiz olduklarından genellikle fark edilmezler.
psişenin varlığını reddeden bilim insanı ve filozoflar, naif bir yaklaşımla, böyle bir varsayımı kabul etmenin bir bireyde ‘’iki öznenin’’ -daha açık deyişle- iki kişiliğin varlığını kabul etmek anlamına geldiğini düşünmekteydiler. aslına bakılırsa bu, oldukça doğru biçimde, tam da bu anlama gelmektedir. öyle ki modern insanın üzerindeki lanetlerden biri, çok sayıda insanın bölünmüş bir kişilikten muzdarip olmasıdır. bu hiçbir biçimde patolojik bir semptom değildir; herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde gözlenebilen normal bir olaydır. sol elinin yaptığını sağ elinin bilmediği kişiler sadece nörotikler değildir. bu açmaz, insanlığın reddedilemez ortak mirası olan bilinçdışının bir semptomudur.
Karolenj dönemine kadar iki hattı eşit Yunan haçı, en yaygın formdu, bu form dolaylı olarak mandalayı gösteriyordu. Ancak zaman içinde merkez yukarıya doğru kaydı ve bugün yaygın olan uzunlamasına haç, yani Latin haçı biçimini aldı. Bu biçim değişimi, Hıristiyanlığın ortaçağın görkemli zamanlarına kadar içsel gelişimiyle, yani insanın merkezini ve inancını, dünyevi olandan uzaklaştırarak ruhani alana doğru “yükseltme” eğilimiyle bağlantılı olduğu için önemlidir. Bu eğilim İsa’nın “benim krallığım bu dünyada değildir” sözünü gerçekleştirme çabasından kaynaklanır. Bu yüzden dünyevi yaşam, dünya ve beden aşılması gereken güçlerdir. Dolayısıyla ortaçağ insanının umutları öte tarafa yönelmişti, çünkü mutluluk vaadine çağrı sadece cennetten geliyordu.
çoğu insan için kişiliğin karanlık ya da negatif yanı bilinçdışı olarak kalır. oysa kahraman, gölgenin var olduğunu ve ondan güç alabileceğini anlamalıdır. (…) yani ego, zafer kazanmadan önce gölgenin hakkından gelmeli ve onu özümsemelidir.
kahraman mitlerinin pek çoğunda kahramanın baştaki güçsüzlüğü, ona insanüstü görevlerinin çözümü için yardım eden güçlü ‘’koruyucu’’ figürler ya da muhafızlarca dengelenir. yunan kahramanlarından Thesus’un yanında ilahi olarak deniz tanrısı Poseidon, Perseus’un yanında Athena, Achilles’in yanında insan başlı at biçimindeki Cheiron vasi olarak bulunur.
Yerliler her sabah şafak sökerken kulübelerinden ayrılıyor, avuçlarının içine hohluyor ya da tükürüyor, sonra da avuçlarını güneşin ilk ışıklarına doğru uzatıyorlardı. Sanki soluklarını ya da tükürüklerini yükselen tanrıya -munguya sunuyor gibiydiler .. Kendilerine bu ayinin anlamını ve neden yaptıklarını sorduğumda şaşırdılar ve yalnızca “Her zaman böyle yaparız. Güneş doğarken hep böyle yapılır” demekle yetindiler .
Goethe’nin Faust’u büyük bir isabetle “Im Anfang war die Tat ( Başlangıçta fiil vardı.)” der. “Fiiller” icat edilmedi, yapıldı; oysa düşünceler insanın oldukça geç bir keşfidir. İnsan önce bilinçsiz faktörlerde yapıp etmeye yönelmiş, bundan çok uzun zaman sonra onu harekete geçiren nedenler üzerinde düşünmeye başlamıştı.
Leonardo da Vinci ‘Defterler’ine şöyle yazmıştı: “Bazen durup duvarlardaki lekelere ya da kül yığınlarına, bulutlara, çamura ya da benzer şeylere bakmak sana zor gelmemelidir. Bunlarda çok şaşırtıcı fikirler bulabilirsin.”
İnsanların büyük bir çoğunluğu bilinçli davranışlarının ahlaki yönleri üzerinde derinlemesine düşünmeye bile üşenirken bilinçdışının kendilerini nasıl etkilediğini düşünmeye ise neredeyse hiç yanaşmazlar.
_Rüyanızda şeytanla mücadele ettiğinizi gördüğünüzde fark edeceksinizdir ki mücadele ettiğiniz yalnızca kendinizdir. Düşünü gördüğümüz kimse, İçimizdeki diğer yandır. Tanrım şükürler olsun ki beni böyle yaratmamışsın. Düş, düşü gören kişiye değil, bir topluluğa, halka, insanların tümüne aittir. Gelecekteki kişiliğimiz çok önceden oradadır ama karanlıklar içinde gizli bekler. Bilinçaltı kuşaktan kuşağa miras.
_Sinir hastaları, azgın dalgaların kenarında denize düşmemek için çırpınırlarken, normal kişiler ise, güvenli, kuru ve yüksek alanlarda oturanlardır; hiçbir deniz kabarması, ne denli güçlü olursa olsun onlara ulaşamaz ve dalgaların kenarında çırpınanlara şaşkınlıkla bakarlar.
_Hint düşüncesine göre, kişisel egolarımız okyanustaki ada gibidir: Oradan kendi dünyamıza bakar ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir. Hint dış dünyaya maya -ilüzyon- adı verilir. Öldüğümüzde uyanır ve başlangıçta kim olduğumuzu fark ederiz: Tanrı.
_Bir erkek ilk kez gördüğü bir kadına ansızın âşık olmaktadır. Çünkü o, âşık olunan kadını yıllarca içinde taşımıştır. O an sadece içindeki kadını dıştaki bir kadına yansıtmaktadır. Gerçekte âşık olunan kadın erkeğin psişesinde yaşamaktadır. Erkek zihninde animanın oluşması için 4 etken gereklidir. Saf kadın Havva, seksi eros, ruhi eros Meryem ve sevgi ve evlilik mona lisa. Karşı cinste diğer yarımızı, Tanrıların bizden aldığı diğer yarıyı, ararız. İlk görüşte aşık olduğumuzda bu, zihnimizdeki anima ya da animus arketipine oldukça uyan biriyle karşılaştık demektir.
_Freud ve Josef Breuer. Nörotik semptomların, örneğin histerinin, gerçekte simgesel anlamları olduğunu fark ettiler. Bunlar da tıpkı rüyalar gibi, bilinçaltının dışavurum biçimleridir.
_Bir teolog bana, İlyas Peygamber’in hayallerinin aslında hastalık belirtileri olduğunu, Musa ve öbür peygamberlerin ise sesler duyduklarında aslında hallusine olduklarım söylemişti.
______________

__İnsan ve Sembolleri__
_Din, trans halidir.
_Eski mitolojik Tanrılar ve yaratıklar bugün müze parçalarıdır. Ama onlarla anlatılan arketipler güçlerini henüz yitirmemiştir. Gök gürültüsü artık öfkeli tanrının sesi değil, şimşek de onun cezalandıran mızrağı değil. Hiçbir ırmakta bir ruh barınmıyor, hiçbir mağara da büyük bir cinin evi değil. Bu muazzam kayıp rüyalarımızdaki sembollerle dengelenir. Dünyamız, gizemli varlıklardan, cadılardan, kurt adamlardan, vampirlerden arındırılmış bulunuyor ama insanın iç dünyasını ilkellikten kurtulmuş olup olmadığı başka bir sorudur.
_Bilinçli düşüncelerimiz sık sık gelecekle nasıl meşgul oluyorsa, bilinçdışı ve rüyalarımız da öyledir. Rüyaların tahmini bir yönü de olabilir ve bu dikkate alınmalıdır. Çünkü, bir şeyden haberi olmayan yalnız bilincimizdir. Bilinçdışının çoktan haberi olduğu bellidir ve vardığı sonuçlar rüyada ifade edilmiştir.
_Bir bitkinin çiçek açması gibi, psike de simgelerini ortaya çıkarır. Her rüya bu sürecin bir kanıtıdır. Kiliseler, psikolojik teknikleri taklit ederler. Rüyalar, günah çıkarmayı andırıır.
_Rüyalar simgelerin yetiştiği zemindir. Bilincimizdeki şeyler bile bilinçdışı bir alt renge sahiptir ve tasavvurumuzu boyar.
_Sanatçı ya da filozof en iyi fikirlerinin bazılarını, bilinçaltmdan birdenbire çıkıveren esinlere borçludurlar. Böyle zengin malzeme bulunan damarı bulmak, genellikle deha olarak adlandırılan şeyin bir belirtisidir. Descartes’ın mistik yaşantısı dediği yaşantı da onun şimşek gibi birden bütün bilimlerin düzenini fark ettiği benzer bir vahiy e dayanmaktadır.
_Zihnimizi bilerek bastırmak uygarlığın kazancı, kendiliğinden olması ise bir nevroz nedenidir

_Hintli, İngilizlerin hayvanlara taptığım anlatır çünkü kilisede hep kartallar, aslanlar ve öküzler resmedildiğini görmüştür. Hayvanların bir işaret olduğunu bilmiyordu._Dört İncil yazarı havarinin hayvan olarak görülmesi: Aslan Marko’dur, boğa Luka, kartal Yuhanna – Aynı şekilde Mısır tanrısı Horus’un oğulları da hayvan biçimindedir._Aslan maskesi takmış bir büyücü. Bir aslanı taklit etmiyor, kendini gerçek bir aslanla özdeşleştiriyor. Modern adam bu tür psişik çağrışımlardan bilinçdışında yaşamayı sürdürür.
_Birey: Doğru, uyumlu, olgun ve sorumluluk sahibi olan. Özgürlük ve adalet gibi insani değerleri benimseyen. İnsan doğasının ve evrenin işleyişi hakkında iyi bir kavramaya sahip olan kişidir. Simya’daki işleyişin saf olmayan ruhun (kurşun), kusursuz ruha (altın) dönüşümü olduğunu ve bunun bireyselleşme sürecinin bir metaforu olduğunu savunur.
_Jung ve arkadaşlarının kanıtları, konuları üzerinde, bir kuşun ağacın üzerinde dolaşması gibi, spiral tarzda yukarı doğru ilerler.
_Bilinç, doğası gereği, bütün bilinmeyenlere, bilinçdışı olanlara karşı koyar. Her yeni olana batıl bir korku vardır. İlkel insanlar beklenmedik olaylar karşısında, yaban hayvanlar karşısmdaki davranışın aynım gösterirler. Uygar insan da yeni fikirler karşısmda benzer şekilde tepki gösterir, Felsefe, doğa bilimleri hatta edebiyatın birçok öncüsü, kendi çağdaşlarının ete bürünmüş tutuculuklarının kurbanı olmuşlardır.
_Leonardo da Vinci, duvarlardaki lekelere, bulutlara, çamura ya da benzerlerine barak şaşırtıcı fikirler bulabilirsin . (Rorschach mürekkep lekeleri testi)
_Ortaçağ fizyologlara göre her erkeğin içinde bir kadın vardır. Kişiliği normal görünse bile, o İçindeki kadın ın zavallı halini herkesten hatta kendisinden bile gizliyor olabilir. Rüyasında çirkin dejenere bir kadın gören erkeğin derinlerdeki sorunu buydu. Dişi tarafı hiç de güzel değildi.
_Freud İlkel kalıntılar diyordu. Bu ad, insan ruhunda tarihsel gelişmeye direnerek yaşamda kalabilmiş ruhsal unsurlar anlamını vermektedir. Bu tarihsel çağrışımlar, bilincin rasyonel dünyasıyla dürtülerimizin dünyası arasındaki bağlantı halkasıdır
_Bilinç, önyargılardan ve fantezilerden ne kadar etkilenmişse, nevroz da o denli büyür ve doğallıktan, sağlıklı dürtülerden o kadar uzak bir yaşama götürür.
_Bugünkü insanın tanrıları ile cinleri sadece yeni isimler almışlardır.
_Arketiplerin doğrudan atalardan gelerek mi yoksa göçler sonucu bir çapraz dölleme ile mi oluştuğu henüz araştırılmaya muhtaçtır.
Anlamlandıramayan rüyalar arketiplerle gelmiş olabilir.
_İnsanları uyandırmak için güçlü duygusal şoklar gereklidir. 13. yüzyılda yaşamış bir İspanyol soylusu olan Ramon Lull’u öyküsü: Uzun uğraşlardan sonra, bir hanımdan gizli bir randevu koparabilmişti. Buluştuklarında kadın hiç ses çıkarmadan elbisesinin önünü açmış ve kanserder harap olmuş olan göğsünü göstermişti. Bu şok Lull’un yaşamını baştan başa değiştirdi. Daha sonra mükemmel bir teolog, kilisenin en önemi misyonerlerinden biri oldu. Böyle ani değişim durumlarında çoğunlukla, bir arketipin uzun süreden beri bilinçdışından etkilediği, krize yol açan durumu da ustaca hazırlamış bulunduğu gösterilebilir.
_Bastırılan enerji, bilinçdışınn yeniden canlanır. Bastırdıklarımız cinlere, hortlaklara dönüşürler.
_Toplumlar, ayı tanrı olarak görmüştür. Modern doğa bilimleri bize ayın yalnızca bir küre olduğunu göstermiş olsa da, ayı romantizmle ilintilendiren arketipsel şeyleri de koruyoruz.
_Ruh yitimi, bilinçliliğin bölünmesidir
_Psikolojik bir gerçek, insanın kendini bilinçdışı olarak bir nesneyle kimliklendirebileceği gerçeğidir. Örneğin kardeşi timsah olan bir insan, timsahlarla dolu bir ırmağı hiç duraksamadan yüzebilir.
_Freud’un serbest çağrışım yöntemim kullanarak, rüyaların, altta yatan belirli temalara kadar izlenebileceğim fark eder. Hastanın neyi gizlemek istediği, kolaylıkla fark edilebilir.
_Aşağılık kompleksler(Mutad), ruhun yumuşak noktalarıdır. Dış uyaranlara çok çabuk tepki gösterirler. Bu yüzden serbest çağrışım her rüyadan yola çıkarak gizli düşüncelere ulaşabilir.
_Geyik avı: Cinsel ilişki için sayısız simgesel ya da allegorik resimlerden biri.
_Hatırlayamadığımızı belirtiriz ama aslında bellek bilinçdışı olmuştur. Amacını unutsak bile bilinçdışı hâlâ o amaç için yönlendirilmektedir. Nörotik insan birçok şeyi farkında olmadan yapar. Bunlara yalan denmez. Hastalık belirtileri olarak değerlendirmek hatalıdır.
_İlkellerde Büyülenme bir tanrı ya da cinin insan vücudunu ele geçirdiği anlamına gelir. ABD’de bir dinsel tarikatta, şarkılar ve el çırpmalarla histeri sağlanır; sonra insanlar zehirli yılanları elden ele geçirirler.
_Güney Amerika’da kendilerinin kırmızı Papağan olduklarına yemin eden yerliler vardır. Elbette kendilerinin kanatları ya da gagaları olmadığım görmektedirler. Ne var ki ilkel insanın dünyasında nesnelerin, bizim akıllı toplumlarımızda olduğu gibi keskin sınırları yoktur.
_Hastamıza Sabahleyin Nasılsınız? diye sorduğumda. Gece boyunca bütün gökyüzünü süzdüğünü ama tanrının izini bulamadığını söyledi. İşte bir nevroz.
_Eğitimli bir insan için, kendisini bir ruhun ele geçirmiş olduğunu kabul etmek, ilkel insan için olduğundan çok daha zordur.
_Rüya, kişiliklerindeki eksikliği tamamlamakta, onları gittikleri yolun tehlikelerine karşı uyarmaktadır. Buna rüyaların armağanı diyorum. Rüyasında dağdan düştüğünü söyleyen arkadaşımı uyarmıştım ama gerçekten dağdan düştü. Yalnızlığı nedeniyle ruhça biraz rahatsız; bilinçdışı bunu tamamlamak için hayali bir dost uydurmuş; Dün kendimi kendi kendime konuşurken buldum! diyor. _İlkel insan, modern torunlarından daha fazla içgüdüleriyle hareket etmekteydi. Uygarlaşma sürecinde bizler giderek bilincimizi, içgüdüsel katmanlardan uzaklaştırdık ama dürtüsel katmanları tümüyle yitirmedik. Hiçbir rüya simgesi, o rüyayı görmüş olan kimseden ayrı ele almamaz.
_Sahibinin ölümüyle duran saatlerer. Birisi öldüğünde kırılan aynalar ya da duvardan düşen tablolar
_Psikoloji, karşıtların dengesine bağımlı olduğu için, karşıtı hesaba katılmamış olan hiçbir yargı kesin olarak kabul edilemez._ Çok mütevazı ve çekingen görünen bir adam. Rüyalarında hep, Napolyon gibi önemli kişiliklerle karşılaşıyordu. Bu rüyalar bir aşağılık kompleksiydi. Rüyalar gizli bir büyüklük hezeyanım göstermekteydi. Rüya, görenin egosunun durumuna bağlıdır.
_Psike Pusulası : jungçu insan gözlemi türüdür. Dairedeki her noktanın bir karşıtı bulunur. Bir Düşünmek tipi için Duygu yanı en az gelişmiş olandır.
_Duyum, bir şeylerin var olduğunu, düşünce bunun ne olduğunu, duygu bunun hoş ya da nahoş olduğunu söyler ve sezgi de onun nereden gelip nereye gittiğini belirtir
_Freud rüyada psikenin, sansür adını verdiği özgün bir işlevi olduğunu varsayıyordu.
_Tıpkı vücudumuzun sürüngenlerin anatomik modeline dayalı olması gibi, psike de ruhumuzun esasını oluşturur. Anatomicilerin, biyologların gözleri vücudumuzda o eski modelin pek çok izini bulur. Ruhun deneyimli araştırıcısı da modern insanların rüyalarıyla ilkel ruhun ürünleri kolektif imgeleri ve mitolojik motifleri arasında benzer analojileri tanıyabilir.
_Romalı atasözü Yaşam kısa bir düştür.
_Kahraman miti daima canavar, cin, ucube vb biçiminde görünen kötüyü yenen, halkını ölümden kurtaran bir güçlü insandan söz etmektedir. Bireyler kendilerini kahramanla özdeşleştirir. Kutsal metinlerin anlatılması ya da törensel olarak yinelenmesi, böyle bir kahraman figürünün dans, şarkılar, dualar ve kurbanlarla yüceltilmesi izleyicileri gizemli bir büyü gibi sarar.
_Simgeler: İsa’nm doğuşu, daima yeşil kalan çam ağacı ile
_Bir şeye üflemek ya da tükürmek büyülü bir etkiye sahiptir. Örneğin İsa körlerin gözünü açmakta tükürüğünü kullanır.
Zulu büyücüsü, inek boynuzundan kulağına (ruhları kovmak için) üfleyerek bir hastayı tedavi ediyor. Bir ortaçağ yaratılış resmi tanrının Adem’e yaşam üflediğini gösteriyor.
_Yaşam bir savaş alanıdır. Öyle olmasaydı hiçbir şey varlığını sürdüremezdi.
_Dinler ilkçağlardan beridir insanlara yoldaşlık etmişlerdir. Dine inanmayanlar bir boşluğa düşüyorlar ve hayatı sorguluyorlar. Dine inanmayanlar daha çok psikiyatriste gidiyor. İnsanlar inançlara mutlaka muhtaçtır. İnsanlar inanç ile dayanılmaz acılara katlanabilir; ancak aptalın birinin uydurduğu bir masal içinde yer aldığım kabul etmek zorunda kalırsa yıkılır. Kendi yaşamının daha derin bir anlamı olduğu duygusu insanı yükseltir. Bu duygu yoksa insan zavallı ve yitiktir.
_Hiçbir ders kitabı psikolojiyi sahiden öğretmeyi başaramaz.
_Rüya sembolleri daima, sanki bilinçdışı, ruhun kendi gelişimi sırasında terk etmiş olduğu ne varsa geri getirebilmeye çalışırmış gibi.
_Yavaş yavaş mahvoluşa doğru ilerliyoruz. Artık yardım isteyeceğimiz tanrılarımız yok. Bugünkü yaşamımız, akıl adlı tanrıça tarafından yönlendirilmekte.
_Bilinçdışı görmezden gelinemez; o yıldızlar gibi doğal, sınırsız ve kudretlidir.

_Bbc röportajı için, Jung beni bahçesinde, hemen hiç kesmeden neredeyse iki saat dinledi ve olmaz dedi.
_Bu kitap onun okur kitlesine vasiyetidir. İnsan ve Sembolleri nin araştırılması aslında insanın kendi bilinçdışıyla ilişkisinin araştırılması demektir. Jung’un bilinçdışı görüşünde bilinçdışı, bilincin büyük kılavuzu, dostu ve akıl hocasıdır.
_Jungiyen yaşam felsefesinin özü; bilinç ve bilinçdışı birbirlerini bütünlemeyi öğrendikten sonra, kendi içinde sakin ve mutlu olacağını anlatıyor.
_Gölge, benliğin tersidir. Acımasız birinin gölgesi şefkatlidir. Gölgeyle yüzleşmek, çıraklık eseridir. Anima ile olan ise başyapıttır.
_Ruh çağırma seansı_Kelime çağrışım testi_
________________________

__Keşfedilmemiş Benlik__
_Merdivenleri ön ön indiğim için ilkel kabileler bana ayı derler, modern insanlar da bana ayı der ama çok kilolu ve iri olduğumdan dolayı.
_İlkel insanlar ile günümüz metafizikçileri ve din adamları benzerdir.
_İlkel izlerimiz asla silinemez. Üzeri kapatılabilir ama bu defa da şekil değiştirerek ortaya çıkar işte insan kişiliğini çözmenin zorluğu burada başlar. İnsanın gerçek ruhu buradadır.
_Özgür ruh halini, bilim, öznellik olarak kabul eder. Din ise sapkınlık olarak kabul eder.
_Eskiden cadılar ve kurt adamlar vardı. Günah keçileri ilan edilirlerdi. Şimdi şekil değiştirdiler. En kötü özelliklerimizi başkasına atarak kendimizi temize çıkarırız. Diğer insanları kazığa oturtmayız, zehirlemeyiz, yakmayız. Bunların yerine ruhta iz bırakan hakaretler ederiz. Aşağılarız. Mücadele ettiğimiz şey kendi kötü yönümüzdür.
_Her uygar insan ruhunun derinliklerinde arkaik-ilkel insan olmaya devam eder. İnsan yapısı bizi nasıl diğer memelilere bağlıyorsa, insan ruhu da diğer sürüngenlere bağlar.
_Kitleler bireylerdeki düşünme yeteneğini ezip geçerler. Bu da despotluğa yol açar. Akıl, etkinliğini yitirirse bunun yerini barbar sloganlar ve hayali fanteziler alır. Bir çeşit toplu cinnet ve salgın bir ahlaksızlık hastalığı. Bu insanlar akıl hastanelerindeki delilerle eş değerdir ve içlerindeki fanatik bir kızgınlıktan, yıkıcı bir sapkınlığı ortaya çıkarırlar. Kontrolden uzak bu geniş bilinçsiz kitleye karşı savunmasız durumdayız.
_İlkel insan için kalabalıklar güvenlidir, doğrudur ve işlerini kaba kuvvetle yaparlar. Birey için en tatlısı çocukluğuna dönmektir. Kalabalığın içinde dertsiz tasasız bir dünyaya giriliverir. Düşünmek ve sorun çözmek yukarıdakilerin işidir. Otoritenin gücü ne kadar artarsa birey de o kadar çaresizleşir.
_Her insan kötüdür. İyi naif insanlar da vardır ama bu tıpkı bulaşıcı bir hastalığın varlığından habersiz insanların birbirleriyle yaşamalarına benzetilebilir. Kötülük bulaşıcıdır. İyiler sadece kendini kandırır. Naiflik kötülüğü karşıdaki insana yansıtır. Siz ne kadar naif olursanız o da o kadar kötü olur. Biraz kötülüğü hayal etmekte fayda vardır. Kötülük ve iyilik dengeli olmalı. İnsan kötülüğü reddederek şeytana yüklemiş ve kurtulduğunu düşünmüş ama kötülük insanın içindedir ve atalarımızın yaptığı kötülüklerden de sorumluyuz ve septomlarını hala taşıyoruz.
_İnsanlar uluslar arası devletlerin birer hücresi ve başka hücrelerle çatışıyorlar. Başka hücrelerle karışırlarsa zehirlenirler.
_Eskiden egzantirik insan ırklarını müzede uzaktan seyrediyorduk artık komşu olduk iç içe yaşıyoruz.
_Bir tarafın karşı tarafı anlamadan kendini anlatabilmesi olanaksızdır.
_Milyonlarca sıfır bir etmez. Bireyi tanımlayan şey eşsiz ve tek olmasıdır
_Bir çocuk için en ağır yük ebeveynlerinin yaşayamadıkları hayatlardır _Bana akıllı bir insan gösterin ve onu sizin için tedavi edeyim.
_Karşı koyduklarınız hayatınızda yer etmeye devam eder.
_Başkalarıyla ilgili rahatsız olduğumuz her şey kendimizi tanımamızı sağlar
_İki kişiliğin bir araya gelişi iki kimyasal maddenin birbirleriyle temas etmeleri gibidir; eğer bir reaksiyon meydana gelirse, ikisi de dönüşür.
_Bazıları karşısındakini anlayamadığında, ona aptal der.
_Her birimizin içinde bilmediğimiz başka biri vardır. Rüyalarımız da bizimle konuşur ve bize bizi kendimizi gördüğümüzden ne kadar farklı gördüğünü anlatır
_Bir kızılderiliye iyi ve kötü nedir demişler. “Ben onun karısını çalarsam iyidir. O benim karımı çalarsa kötüdür” demiş. _Bazı yerlerde gölgeye basmak günahtır. Ağızda sigarayla kadın selamlamak kötüdür. _Arkaike göre dünyayı güzelleştiren şey güneştir, moderne göre bakış açımızdır.
_İnsanın tanrısını alırsanız ona başka türlü tanrılar vermek zorundasınızdır. Bu dönüşür. Para, iş, rütbe olabilir.
_Biz evrenin resmini çizdik artık hurafe devri bitti. _Birey mi toplumu, toplum mu bireyi oluşturur_ Hayvanlarda taklit ,insanlarda öğrenme içgüdüsü vardır. insan bilinçle topluma uymak için uğraşır ve sonuç olarak içgüdüsel doğası ile bağlantısını kaybederse gerçek benlik yerine kendi hakkındaki fikirlerini ortaya koyar. Sahte benlik.
_Bilinçdışı, dinsel deneyimin bir nehir gibi aktığı ortamdır. Bilinçdışı hayvansal yapıya aittir. İsa ahırda samanların içinde doğmuş.
_Zeka ve duygu ters orantılıdır.
_İnsanın bilinci ne kadar genişlemişse ahlaki yapısı da o ölçüde daralmıştır.
_En büyük ayrıştırıcılık insanın kendi kusurlarını başkasına yüklemesidir. Bunun çaresi özeleştiridir.
_Çok karanlık bir iç dünyayı aldatıcı renklerle gizlemek ne kadar ahlaklı. _Ruhumuzu tanıdıkça içgüdülerimizle karşılaşırız ve içgüdülerimizin imgelerle dolu dünyası ruhumuzun içindeki gizli güçlere ışık tutar. İnsanın karanlığın içinden doğru yolu bulabilmesini sağlayan güçleri, insanın içinde aramak gerektiğini anlayan tek insan psikologlardır. Bilinçdışına örnek modern sanattır.
_Devlet özgür insanların oluşturduğu ve o özgür insanlara baskı uygulayan soyut bir yapıdır.
_14. luis devlet benim demiş. Kendi hayali dünyasının kölesi haline gelmiş. Bireysellikten uzaklaşmış. Devlet soyut bir varlıktan başka bir şey değildir. Kitleler devleti canlı bir tabaka olarak görür ve bir şeyler bekler, halbuki o iktidarların kullandığı bir kamuflajdır. Kitleler kendi çaresizliklerinden dolayı bir lider üretirler bu lider de kendi şişirilmiş egosunun kurbanı olur.
_Rüyalar ruhun en kutsal ve derin yerine açılan küçük ve gizli bir kapıdır. _Bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. Böyle bir şeyi yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur.
_Artık elinde mitolojinin anahtarı var. Ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.
_Günümüzde bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. _Olduğumuzdan daha iyi ve yüce insanlar olarak yaşamaya çalışmak bizi aşırı derecede ikiyüzlülüğe ve sahtekarlığa götürür.
_Nasıl ki dinler Tanrı korkusuna gerek duyar veya bunun var olduğunu farz ederlerse, diktatör devlet de gerekli korku ortamını yaratmaya aynı ölçüde özen gösterir.
_Bizim batıl inançlarımız ilkele göre mantıklıdır. Küçük olaydan kötü bir beklenti vardır. Biz dış dünya ile ruhsal dünyayı ayırdık ama ilkel insanları da dış dünya ile ruhsal dünya bütündür. Ayağın takılmışsa bu ruhsal bir mesajdır. İlkel insanlarla aynı mantık düzeyindeyiz ama sadece değerler ve bakış açılarımız farklı. Eve yıldırım düştüğünde ilkel insan, büyücü bu evi cezalandırdı der. Bizim için insanların ölmesi normalken ilkel insanlar için farklı bir anlamı vardır. Onu öldüren ruhtur ya da büyü. Biz mantıktan ayrılıp büyücülerin, gizemli varlıkların varlığına inansaydık her şey bize de mantıklı gelecekti. 3 defa bardağın aynı tarafı kırılan kadın olayı mantıkla açıklayamaz ve doğa üstü güçlere yönlenir. Bunu istemeyiz ama insanın arkaik akrabalarından gelen bir mirastır.
_Kimse bir başkasını yargılayabilecek kadar kusursuz değildir. Ama bazıları kendinde bu hakkı görebilecek kadar hadsizdir.
_İnsanda, aşırı kaçan hayvansallık uygar kişiyi hasta eder, aşırı uygarlıksa, hasta hayvanlar yetiştirir.
_Hayatta yalnızca çok az kimsenin sanatçı olduğunu ve yaşam sanatının bütün sanatların içinde en seçkin ve nadidesi olduğunu unutmamalıyız.
_Biraz ego bilincine sahip herkes kendini tanıdığından emindir. Ama ego sadece kendi içeriğini bilir. Bilinç dışını ve onun içeriğini bilemez.
_Nerede adalet belirsizse, polis casusluğu ve terör iş başındaysa, insanlar yalnızlığa düşerler ki diktatör devletin amacı da budur.

_Din – diktatörlük_
_Devlet dine dönüşür. Devleti yöneten de yarı tanrıya ve kendini ona adayanlar kahraman, din şehidi olarak şereflendirilir. Tek gerçek odur. Ondan başka her şey kötüdür. Eleştirilemez. Onun görüşlerine iman zorunludur.
_Bir diktatörün istediği renkli yürüyüşler, törenler, açılışlar eskiden yapılan şeytan kaçırtma törenlerinden hiçbir farkı yoktur. Böylece kitle devlete olan güvenini arttırcacak bağlılığına devam edecektir. Diktalar da tanrı gibi korku yaratırlar. Dinde azaptan kaçınmak, cennete gitmek, tanrıya ulaşmak hedeflenir, devlette de güvenli bir işte çalışmak, adalet ve iyi bir emelilik.
_Bireyi tamamıyla devletin kontrolüne almak için dini de devlet kontrolüne almak gerekir. Çünkü din devletten başka bir otorite altında insanları esir alır. Politikacılar her türlü işlerinde dini bir maske olarak kullanarak amaçlarına ulaşırlar. Dinde amaca ulaşmak için her şey mübahtır, en aşağılık şeyler de yapılabilir. Özgür düşünce ayaklar altına alınır ve ahlaki yargı yok edilir. Fanatizm, en ufak muhalefet kıvılcımını ezen bir silaha dönüşür.
_Din, büyüdür ve gereklidir. Büyü insanı yeniden proğramlamak, özgüven aşılamaktır.
_Diktatörler halkı ucuza çalıştırarak idareyi güçlendirir ve güçlü bir polis teşkilatıyla varlığını uzun süre sürdürebilir. Batının tüm sanayi ve güçlü ordusu, radikal dinci gurupları kontrol altına almaya yetmez. Bu gruplar mantıktan ve ahlaki değerlerden etkilenmezler ve bir fırtına gibi önüne kattığı her şeyi yok ederler. Bunun panzehiri yumuşatılmış bir inançtır. İnsanların dinlere bakış açısı ilkeldir. Kafalarında mitolojik sembollerle doludur. Dinler insanların özgürlüklerini kısıtlayarak mezarlarını kazmış olurlar. Bir dine inanmayı ve özgürlüğünden vazgeçmeyi seçen insan bu tutumunu ısrarla sürdürecektir.
_Diktalar insanları ayrıştırırlar, bireyler birbirlerinden ne kadar kopuk olursa devletin otoritesi o kadar artar. Bunu önlemek için özgür insanların parolası komşunu sev olmalıdır.
_Toplumu diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye getirecek şey bireyselliğin yok olmasıdır
_Kitleler en korkunç diktaların ve en saçma sloganların peşinden sürüklenirler.
__________________

__Eşzamanlılık(Senkronastik)__
_Nedensellik dışı büyüsel bir ilkedir. Tesadüfi anlamlı kesişmeler. Neden sonucun açıklayamadığı yerde senkronizasyon başlar. Fizikçiler bu durumda belki de “Manyetizm” diyecekler

_İçe doğma diye bir şey var ve bunun nedensel temeli yoktur. Gelecekteki bir olayın şu andaki bir olayı nasıl ortaya çıkarabildiğini açıklayanmayız. Arkadaşını düşünen birisi sokakta arkadaşıyla karşılaşır. Bunun şans olmasının olasılık dışı olduğuna ilişkin izlenim kesinleşir.
_İlk görüşte aşk, deja vu ve bazı mitlerin anlamını hemen farketme gibi deneyimlerin tümü dış gerçekliğimizin kollektif bilinçaltıyla ani kesişimi olarak düşünülebilir. Dinlerdeki mistiklerin ruhsal deneyimleri ya da rüyalardaki, fantazilerdeki, mitolojilerdeki, peri masallarındaki ve edebiyattaki parallellikler kollektif bilinçaltına birer örnektir. Ölüme oldukça yaklaştıktan sonra hayata döndürülen pek çok farklı kültürel altyapıya sahip birçok insan birbirine oldukça benzeyen deneyimlerden söz etmiştir; bedenlerini terk ettiklerinden, ışıktan
_Aşırı tutkunun büyü olduğu ve olayları istediği yönde değiştirdiği deneyle kanıtlanabilir. Güçlü bir tutkuya kapılan herkes, herkesi büyüsel olarak etkileyebilir. Ruh, şiddetle istediği her şeyi böyle üretir. Sinkronistik (Büyüsel) olayların, duygu patlamalarının etkisine bağlandığını açıkça gösterir. Hepimizde elektiriksel, manyetik güçler var, karşılaştığımızın hoşlandığımız ya da hoşlanmadığımız bir şey olmasına göre kendi kendimize çeken güç ile iten gücü uygularız.
_İbni sina büyü hakkında: insan ruhunda şeyleri değiştirmek, başka şeyleri kendine boyun eğdirmek için belli bir güç.
_Okültist Murry Hope, Telepati; hem zamanı hem de uzayı dışarıda bırakmaktadır ve mesajları, ışık hızının önünden gitmektedir. Her düşüncenin bir enerji parçası taşıması ve bunun sonucunda bir zaman bölgesinden diğerine transfer edilebilmeleridir. Düşünceler, büyük ölçüde soyut ve yönsüz olduklarından, öyle görünüyor ki kuantum dünyalarında yer alabilirler.
_Ayrı gibi görünen her şey birbirine o kadar sıkı bir şekilde bağlanmış durumda ki, her birinin hareketi bir diğerini tamamen etkiliyor. Yerde bulunan küçük bir taşa atılan tekme ile, sanki bir örümcek ağındaki bütün iplikçikler titreşirmiş gibi, doğadaki ve herşeyin titreştiğini gördüğünü söylüyor. Bu taşa öfke ile tekme atarsanız, taş öfke ile hareket oluşturacak ve diğer öfkeleri çekecektir. Bu taşa sevgi ile küçük bir dokunuşta bulunduğunuzda, taş sevgi ile hareket oluşturacak ve diğer sevgileri çekecek. Neye nasıl bir niyetle yaklaşırsanız kendi evreninizi o şekilde titreştiriyor olacaksınız.
_Seninle gezen bir yıdızım ben. İnsan makrokozmozun oğlu, dünyanın küçük tanrısı¬, mikrokozmozdur. Evrensel ilke, en küçük parçada bile bulunur ve bütünle örtüşür. Tao
_Herbert Silberer, Tesadüflerin bilinçdışı düzenlemeler olduğunu söyler.
_Uzam ile zaman oradan kalkınca nedensellik de ortadan kalkar. Bilinçte belli bir daralma, bilinçdışında bu daralmaya karşılık gelen bir güçlenme vardır. Bilinçdışının düzeyi yükseltilerek onun bilince akmasını sağlayan bir eğim yaratılır. O zaman bilinç, bilinçdışının içgüdüsel dürtülerinin etkisi altına girer. Bunlar genelde komplekslerdir.
_Herhangi bir zamanda doğan, o anın niteliklerini taşır. Örneğin, bir kişinin doğduğu gün meydana gelen bir olay, o kişinin karakterini etkiler. Zamanın aynı zamanda bir çeşit enerji olduğu fikrine dayanmaktadır. Zaman farklı renklerde akar ve dalgalanır ve dünyaya çeşitli olaylar getirir.
_Yakından bakıldığında kaotik biçimde görünen küçük parçacık hareketleri, uzaktan bakıldığında, büyük güzellik simetrilerine ve tek amaca sebebiyet verebilirler.
_Ortak bilinçdışı, bireylerin tümünde özdeş olan bir ruhu temsil eder.
_Psişenin beyin ile bağlantılı olduğu düşüncesini bırakmalıyız. Tersine, beyinsiz organizmaların “anlamlı davranışını anımsamalıyız.
_Jung, telepati ve sezgi gibi parapsikolojik olaylar için mantıklı açıklamalar elde etmeye çalıştı. Kuantum fizikçisi Wolfrang Pauli ile çalışırken Jung bu rastlantıları her şeyi içine alan fenomenler olarak açıklama yolunu aradı. Örn. Ağaca dilek ipi bağlamak. Bunlar bizim iç dünyamızda başka hareketlenmeler yaratırlar. Böylece istediğimiz sonuca varmamıza yardımcı olacak yeni kapılar açabilirler. Görünen bir neden-sonuç yoktur fakat ”görünmez bağlar” bu sırada titreşmeye başlar. Bilinçdışı alanda bir neden-sonuç döngüsü oluşur ve değişimler gözlenmeye başlar. Her alanda etkili olan bir süreçtir.

_Tao, Batı usundan farklı olarak, Çin usu ayrıntılarla onların kendisini kavramak için uğraşmaz. Bir bütünün parçası olarak görür. Ching’in bilimi nedensellik ilkesine değil benim şimdilik sinkronistik ilke dediğim bağlayıcı bir ilkeye dayanır. Başka bir sezgisel teknik arar iken, karşıma astroloji çıktı. Astrolojinin temeli yıldız falıdır. Yıldız falı, bireyin doğum anında, güneşin, ayın, gezegenlerin burçlar kuşağının burçlanna göre konumları bakımından dairesel düzenidir.
_Tao: Biçimsiz ama tam bir şey var. O yerden, gökten önce de vardı. Ne dingin, ne boş! Hiçbir şeye bağlı değil, değişmiyor, her şeyi kaplıyor, gevşemiyor. Göğün altındaki her şeyin anası olduğu düşünülebilir. Adını tam bilmesem de ona “Anlam ” diyorum Bir ad verecek olsaydım, ona “Ulu derdim. Çanak yapmak için kili çeviririz. Ama çanağın yararı dayandığı yerde yokluk vardır . Dolayısıyla olandan yararlandığımız yerde, olmayanın yararını saptamamız gerekiyor. Yokluk denmesinin nedeni, onun duyular dünyasında görünmemesidir. Göz baksa da bir an bile göremez. Bunun için ona ele geçmez denir. Kulak dinlese bile onu işitemez, bunun için ona seyreltilmiş denir. Eller ona dokunurama tutamaz. Bunun için bölünemeyecek ölçüde küçük denir. Bunlara biçimsiz biçimler, Kalıpsız kalıplar. Bulanık örnekler denir. Onlara doğru git, önlerini göremezsin; Arkalarından git, gerilerini göremezsin. Aynı anlam iki yanda da olduğu için anlamlı denk geliş olanaklıdır.
_Bizim için ayrıntılar kendi başına önemlidir. Oysa Doğulu us için, ayrıntılar toplamın resmini bütünlerler her zaman.
_Hippokrat: Bir tek ortak akış, bir tek ortak soluma vardır, her şey etkileşim içindedir. Bütün organizma, onun her bir parçası, aynı amaç için bağlantılı çalışır.
_Örtüşme ilkesi: Prof. Pauli Bohr’un, süreksizlik (parçacık) ile sürekliliğin (dalga) ortasını temsil eden aracı terim.
_Bilinçdışı bir yetiye dokunarak ilgi, merak, beklenti, umut, korku uyandırır. Bilinçdışının bununla örtüşen egemenliğine yol açarlar. Bilinçdışında etkili olan etkenler arketipierdir. Sinkrolistik görüngülerin çoğunun, bir arketiple doğrudan bağı olduğu kolayca kanıtlanabilir. Bu, ortak bilinçdışının bir faktörüdür. Uzam ile zaman, bilinçdışı psişe açısından görelidir. uzam artık uzam değildir; zaman da zaman değildir. Bilinçdışı, bilinç doğrultusunda bir gizil güç geliştirir ya da bu gücü konırsa koşut olguların algılanması ya da “bilinmesi” olanaklı olur.
_Nasıl arketip dünyasında her şey bütünün içindeyse; gövdenin dünyasında da her şey bütünün içindedir. Bu nedende Elementler Göklerde, Yıldızlarda, Meleklerde son olarak da Tanrı’da, yapıcıda, her şeyin arketipinde de vardır.
_Hipokrat: Eskiler “Her şey tanrılarla dolu.” demiştir.
_Bütün yaradılışın imgelerini içeren mikrokozmoz, ortak bilinçdışı olabilir.
_Leibniz ile Schopenhauer’in düşüncesi ilk nedenin birliğinin eşzamanlılık yarattığı. Leibniz, her monadı “küçük bir dünya” ola¬rak, ya da “etkin bölünmez bir ayna” olarak anlar. Leibniz canlı organizmaların monadlarını “ruhlar” diye adlandırır. Uslar “Tanrının imgeleridir her us kendi bölümünde küçük bir tanrı gibidir.” Algı, “monad”ın dı¬şarıdaki şeyleri temsil eden iç durumudur”. O bilinçli tam algıdan ayrılmalıdır. “Çünkü algı bilinçdışıdır.
_İlkel¬likte, rastlantı diye bir şey yoktur. Birinin anasının mezarının üzerinde görülen yılan, annenin ruhudur, Sinkronisite “büyüsel niteliktedir. Tao’yu, anlamlı rastlantı “kavramını” üretti.
_Sinkronsiteyi kanıtlayan, parapsikolojidir.
_Serebrumdan başka düşünüp algılayan sinirsel bir katman olup olmadığını sormalıyız.
_Von Frisch’in gözlemleri transserebral (beyni aşan) düşünceler ile algıların varlığını kanıtlar. . Koma sırasında sempatik dizge felce uğramaz. Düşlerin uyuyan korteksin değil uyumayan sempatik dizgenin etkinliği ile üreti¬ lip üretilmediği; dolayısıyla da doğaca transserebral olup olmadıkları sorulmalıdır
__ Sinkronisite felsefî bir görüş değildir, entellektüel deneysel bir kavramdır. Buna metafizik denilemez. Klasik fiziğin uzam, zaman, nedensellik üçlüsü, sinkronsite faktörü ile desteklenmeli. Genel olarak söylersek, ruhsal bir durumla fiziksel bir durum aralarında nedensel ilişki yoksa, bunların anlamlı bir kesişmesi ya da denkleşmesi nedensiz bir kiplik “nedensellik dışı bir düzenlilik” demektir.
_Dilek sözcüğünde büyüsel bir anlam bulunabilir. “Dilek çubuğu”nda (yer altında maden damarı bulmak için kullanılan sopa ) bu anlam şimdi de korunmaktadır.
_Eşzamanlılığın, zaman ile uzamın ruhsal olarak koşullanmış göreliliği olduğunu düşündüm.
_Duygu patlaması çok fazla enerji çeker. Bu yüzden öteki içerikler bilinçdışı olurlar. Bilincin uyumu düşer. Bu azalma bilinçdışının bilinçten boşalan yeri doldurmasına uygun bir fırsat yaratır. Duygu patlamalarında, beklenmedik bilinçdışı içeriklerin, açığa çıktığını görürüz.
_En düşünceli bireylerde bile, yüzeyin altında, ilkel boş inançlar yatar.
_Onların etkilerine ilk yenik düşenler, onlara karşı en çok savaşan kişilerdi.

_Jung, masanın yarılıverdiğini gördü. Ardından çelik bir bıçak, paramparça oldu. Büyü ve boş inançları sıyırıp atmak için sinkronisite düşüncesini ortaya koydu. Rhine’nin psikokinetik deneylerinin şu sonuca varmasına yol açmıştı:Deneklerin kartların üzerindeki sayıları “tahmin” etmesi ile gerçekten kartların üzerinde bulunan sayılar arasında nedensel bir ilişki vardı.
_Albert Einstein’ın etkisi ile sinkronisite düşüncesinin ardından gitti. Zamanın, uzamın göreli olabileceğini, bu ikisinin ruhsal koşulllara bağlı olduğunu düşünmeye ilk kez onun sayesinde başladım. Tao çevirmeni wilhelmin anısını yazarken senkronize terimini kullandı. Bu ilkeyi Tao kavramına denk saydı.
_Neden-sonuç arasındaki ilişkinin yalnızca istatistik bakımından doğru olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda doğa yasasının yalnızca göreli olarak doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Deneysel yöntem, yinelenebilen dü¬zenli olguları temellendirmeyi amaçlar. Eşsiz ya da az görülen olgular hesaba katılmaz. Burası, rastlantılar dünya¬sıdır. Nedensellik dünyasının dengeleyici karşıtı gibidir. Gelişigüzel olayların hepsini ne¬densellik ilişkisi bakımından incelemek olanaksızdır. Tramvay biletimin numarası az sonra aldığım tiyatro biletininki ile aynıydı. Denk gelişlerin tek “yasası” olasılıktır. Akşam balık yedim, hastam balık deseni gösterdi, sabah başka hastam da düşündeki balığı anlattı. Olgular birbirine bir yandan ne¬densel zincirlerle; öte yandan bir tür anlamlı kesişme bağıyla bağlıdır. Burada geliştirdiğim görüşün vaftiz babası Schopenhauer’dır. İnceleme, bizim şans dediğimiz şeyle, nedensel olarak bağlı olmayanın eşzamanlılığı ile” ilgilidir. Biz buna rastlantı deriz. Schopenhauer bu eşzamanlılığı coğrafi bir benzetmeyle betimler. Bu benzetmede enlemler, nedensel zincirler olarak düşünülen boylamları kesen bağlantıları temsil eder. Schopenhauer, felsefesinin aşkın bir öncülden, Isteme’den türetmiştir. Her düzeyde yaşamı, varlığı yaratan İsteme, bu düzeylerin her birini, eşzamanlı koşutları ile uyuml olacakları biçimde düzenler.

_Senkronik olayları 3’e ayırır_1- Gözlemcinin ruhsal durumunun, bu ruhsal duruma denk gelen, dışardaki eşzamanlı, bir olgu ile kesişmesi. 2- Ruhsal durumun, bununla örtüşen bir dış olay ile kesişmesi 3. Ruhsal durumun, ona denk gelen, daha varolmayan, zamanca uzak, gene ancak sonradan doğallanabilen, gelecekteki bir olgu ile kesişmesi.2-3 olguları sinkronistik diye adlandırıyorum,
_Jung rüyalar ve kehanetler gibi olaylari açıklamak için senkroniklik teorisini de kullanmiştir.
_Senkronizasyon iç dünyamız ile dış dünyamızın birbiriyle etkileşim halinde olması ve birbiriyle uyumlu hale gelmesidir. Ayrıca verdiğimiz sinyaller evren tarafından algılanıp duruma uygun şans ve imkânlar hazırlanır.
_Eşzamanlılık fikrinin Jung’un aklına, 1920’lerde Albert Einstein’la yaptığı bir akşam yemeği sırasında geldiği söylenir.
_Kuantum mekaniğindeki olasılık faktörü onu etkilemiştir; bunun nedeni katı nedenselliği ortadan kaldırma eğilimidir ve Jung, bundan şu fikri çıkarmıştır.
_Olaylar, bir yanda nedensellik zinciriyle ve öte yanda, bir tür anlamlı çapraz bağlantı yoluyla birbirlerine bağlıdır. İşte bu fiziksel prensibe Eşzamanlılık adını verdi. Örneğin, bir kişinin uzun yıllar görüşmediği eski bir arkadaşı hakkında konuşmasından hemen sonra onunla karşılaşması.
_Paul Davies ise, kuantum mekaniğinin, uzayda birbirinden ayrılmış olan eşzamanlı olaylar arasında bağlantıların varoluşuna izin verdiğini kabul eder.

_Astrolojik bir deney_180 evli çiftin deneyleri yükselenleri analiz ediliyor. Evlilik ile ay-güneş bakış açıları arasındaki geleneksel astrolojik, simyasal örtüşmenin doğrulanması ilginç bir noktadır. Dolayısıyla sonuçlar yükselenin geleneksel önemini açıkça
doğrulamaktadır. Evli ve bekarlar karşılaştırılıyor evlilerin istatistiklerinin yıldız fallarının uyumu ispatlanıyordu. Yüksek matematikçiden destek istemiş
_3 kibrit kutusu var. ilkinde 1000 kara karınca, ikincisinde 10 bin, üçüncüsünde ide 50 kar akarınca var. Her birinde birer tane beyaz karınca koyuyoruz ve bir delik deliyoruz ve kutulardan çıkan ilk karınca beyaz oluyor. Bunun olasılığı 10 milyonda bir beklenmesi gerekir ama benim astrolojik araştırmamla 3 kutudan da ilk beyaz karınca çıktı. İstatistiğin bakış açısından, bu şanstan başka bir şey değildi. Bu, benim sinkronistik görüngü dediğim şeyin ta kendisidir

__Morfogenetik – Morfik alan__
_Elektromagnetik alanlarin biyolojik ve toplumsal karsiligi. Bir canlinin davranislarini ve diger canlilarla olan iliskilerini belirler.
_İki veya daha çok kişinin, birbirlerinin farkında olmadan, aynı zamanda benzer şeyleri düşünmeleri ve birbirlerini aramaları. Bilicimizin bir radyo alıcısı gibi duyu organlarının haricindeki alanları ve frekansları algılayabilir. Bu alınan semboller bazen, anlaşılıp, çözülebiliyor. Diğer insanlar eğer bizim görüş kodumuzu kabul etmiyorsa, bizim gerçeklik kodumuzu kabul etmeyebilirler.
_İngiliz biyolog Rupert Sheldrake’in ana düşüncesi, canlı bir organizmanın gelişmesinin, bir tür holistik alan ya da enerji tarafından kontrol edildiğidir. Tüm bu alanlar morfik rezonansın kazandırdığı doğal bir hafızaya sahiptir. Diğer morfik alan türleri hayvanların içgüdülerinin temelinde yatan davranış alanlarını içerir. Bir yavru kedi büyürken, içgüdüleri ile geçmişteki sayısız kediden kaynaklanan morfik rezonansla şekillendirilir. Bu kedinin morfik alanları türün ortak hafızasını içerir. bu alanlar, kaotik süreçlere model ve düzen vermek suretiyle, sinir sistemi ve beyinle iletişim kurar. Bir olay tekrarlandığında, morfik bir alan oluşuyor ve bu morfik alanla kurula rezonans aynı olayın tekrarlanma olasılığını artırıyordu. Herhangi biri, bir konuda farkındalık yaşadığında, başka insanların da aynı konuda farkındalık yaşama olasılığı artmaktadır. Morfik rezonansın bir kez yayılmaya başlaması, tüm uzayda ve zamanda genişlemesi demektir. Ses dalgası gibi, morfik alan da embriyolojik gelişmede DNA molekülü üzerinde etkide bulunur. Sinir sistemi üzerinde etkisini ortaya koyan morfik alana “motor alan” denir. Motor alan, bir şahinin gölgesini gördüğünde, saklanmak için koşan küçük hayvanların eğilimleri gibi, genetik olarak programlanmış davranışları meydana getirmede önemli olabilir.
_Jung’un psikolojik arketip kavramının ilk bilimsel, makul açıklamasını veriyor. Morfik alanlarla eşzamanlılık arasında olan bağlantıyı, iki veya daha fazla bilim adamlarının aynı zamanda çok benzer keşiflerde bulunması olayında görebiliriz. Bunun en mükemmel örneği, İngiltere’de Isaac Newton ve Almanya’da filozof bilim adamı ve matematikçi C.W. Leibnitz tarafından aynı zamanda geliştirilen hesaplama metodudur. Newton, Leibnitz’ in çalışması hakkında hiç bir şey bir şey bilmiyordu ve gerçekte daha kullanışsız matematik bir yöntemle yetinmişti. ( Bu gün kullanılan Leibnitz’in yöntemidir, fakat yöntem için Newton’a güvenilir. )
_ Bir hayvan yeni bir şey öğrendiğinde, aynı türün diğer hayvanları onu taklit ederler. Süt şişesini aynı şekilde kıran ve biraz sür içen kuşların bu davranışın yayılmasında morfik alanların aktif rolünün lehine kanıtlar sunuyor. Rüyalarında gördüğü bazı yerlerin gerçekte de var olduğunu öğrenen insanları duymuşsunuzdur.
İlk kez sinema filmi izlediklerinde lokomotif görüntüsünün duvardan çıkacağını sanarak panik içinde sinemadan dışarı fırlayan insanların hikayeleri; Afrika’daki Pigmelerin ilk kez sahraya çıktıklarında uzaktaki su bufalolarının iki inç boyda olduklarını sanmalarına dair ve kendi resimlerine bakan Eskimoların yüzlerini görmediklerine, sadece gri ve siyah lekeler gördüklerine dair hikayeleri hatırlıyorum.
_________________________

__Ruh__
_Zihinsel anormallik gibi görülen şey, üstün ze ka gücünün kılık değiştirmiş hali olabilir.
_Kimi sanatçıların durumu sevgisiz çevrenin yıkıcı etkisinden korumak icin kötü özellikler gösteren terk edilmiş çocuk erotizmine benzer. Acımasız ve bencil. Ahlak ve hukuku çiğneyerek güçlü bir bencillik sergileyebilirler..
_Ruh hastaları; bilinçsiz, gerçeklikten kopuk, sonu gelmez tutarsızlıkları olan, değer yargıları dumura uğramış, öznel ile nesnel gerçekliği karıştıran, hezeyanlar, çocukluk enkazı, ani düşünce değişiklikleri, duygu körlüğü… Şizofrenik kişilik gerçeğe yabancılaşır ve bölük pörçük kişiliklere, komplekslere dönüşür. Van gogh şizofrendir. Ruh hastasında anlamın grotesk gerçekdışılıkla bozulması kişiliğinin yıkımı sonucudur.
_Sevginin olmadığı yerde sanat da olmaz. Sanat sevgiyle yapılır. Sanat yürekten gelir. Yürek bozuksa sanat da bozuktur.
_İnsan ne yiyorsa odur.
_Her yaratıcı pozitif yetenek, çocukluktaki negatif bir niceliğe dayanır.
_Bilim, tarafsız, önyargısız ve kapsayıcı bir doğrunun peşinden koşar. Psikanaliz ise baskıcı dönemin sonundaki nevrotik bireylerini vaaz eder.
_Parıldayan her şey altın değildir.
_İdeallerimiz, güdülerimizin kılık değiştirmiş dışa vurumu olabilir._
_Kültürlü Romalılar Hristiyanlarin boş inançlarına hayretle bakarlardi.
_Bir şeyin sonu karsitinin başlangıcıdır. Pozitif negatife dönüşür.Tao.
_Bir yapıtı sembolleri ile kavrariz eğer sembol yoksa olduğu gibidir.
_Mitolojik figürler şekil degiştirmistir. Toprak ana sebze satan şişman kadındır. Kartalın yerini uçak almıştır.
_Sanat eserleri psikolojik ilaçlardır. Bunlar parçalamaya başladıkları ilkel değerleri fanatik bir tekyanlılıkla zayıflatırlar.
_Toplum o kadar çok içe kapanmış ve yalıtılmış ki, bu kabuğu kırmak için Joycevari patlayıcılardan aşağısı yetmezdi. Joycenin çağdaşları o kadar ortaçağ önyargılarıyla doludur ki bunu kırmak için joy ve Freud gibi peygamberlere ihtiyaç vardır
_Hapisten kaçan için ıssız çöl bir cennettir, ışıktan gözleri kamaşan için karanlık bir nimettir._
_Duygu körelmesi, ortalıkta çok fazla sahte duygu olduğunda kendini bir tepki olarak gösterir. Duygularımızın kurbanıyız. Duygusallık barbarlığın üzerine dikilen yapıdır
_Peygamberler edepsizdir ve zamanın psişik sırlarını bilmeden sözcülüğünü yapmakta olup bir uyurgezer kadar bilinçsizdir. Zamanın ruhu onu konuşturur. _Zorba demagog musanın, sinanın tepesinde bulunduğunu düşündüğü ve zekice bir tezgahla insanlara zorla kakalanan bir çeşit metafizik polis olan gardiyanlardır.
_Sanatçılar, kahinler ve peygamberler aynı kaynaktan beslenir. Ona sırt çeviren gunahkarlar yikicilar ve delilerdir. Çağa yüzünü karartan yikicilar, kurbanlar, ateşe yaklaşan deliler da vardır. Boş inanç yüzünden bir çok şeyi reddediyoruz ama ilkeller bunun farkındaydı.
_Psişe çok renklidir. Biz onun dışavurumlarını görebiliriz. Psiokojik süreçler nedenselike açıkanabir ama kökleri biinçdışının sonsuzluğuna uzanan yaratıcı süreç kaçmayı başarır. Kendini disavurumlarla belli eder. Psikolog ile eleştirmen yaklaşımları farklıdır. Eleştirici açısından değerli olan psikolog açısından önemsiz görülebilir. İlkel deneyimler öteki dünyaları mi yoksa ruhun karanlığını mi anlatıyor bilinmez

_Hekim Paracelsus_1493 Zürih. Güneş akrep burcundaydı ve bu zehir dağıtıcıları ve hekimler için olumluydu. Akrep burcunun efendisi gücü cesaretinden, zayıflığı kavgacı huyundan kaynaklanan gururlu marstır._Doğa insandan daha güçlüdür ve hiç kimse onun bu etkisinden kaçamaz. Suyun serinliği, derin vadi, kayaların sertliği, ağaçların eğri büğrülüğü, yüksek dağlar orada doğmuş olan bu hekime, karakteristik İsviçre inatçılığı, kararlılığı, soğukluğu, özgüven ve gurur kazandırmıştır. Aslında parac, İsviçreli değil gayrimeşru bir şövalye çocuğudur. Aristokratik yaşam damarlarında dolaşıyor ve gömülü halde duruyor._ Babasının aşağılık duygusu oğlu babasının haklarının intikamcısı yapacaktır. Babanın teslimiyeti oğulda yıkıcı bir hırsa dönüşecektir. Her türlü otoriyete babalık hakkı iddia eden her şeye babasının düşmanıymış gibi savaşacaktır. Babasının kaybettiği özgürlüğü kazanmaya çalışacaktır. İyi bir eğitim almadı çünkü otoriyer bir eğitim onun için bir tabuydu. Kendi kendini yetiştirdi. Sokakta cübbe yerine amele giysisi giyerek saygın kesimi öfkelendirmişti. En nefret edilen kişiydi. Lakabı azgın boğa-huysuz eşek._Dünya canlı ve büyük bir küredir. İnsan da küçük bir mikrokozmozdur ve dışarıda olan her şey içeridedir…paraca göre doğada cinler cadılar karabasanlar ile doludur. Vebanın genelevdeki şeytandan kaynaklandığnı yazmıştı imparatora. Hastalıklar cisim değildir ve ruha karşı ruhla mücadele edilmeli. O her şeyi kökünden koparan ve geride bir enkaz bırakan bir kasırgaydı. Patlayan volkan gibi harabeye çeviriyor ama aynı zamanda hayat veriyordu. İnsan onu ya küçümser ya abartır. onun çok yönlü doğasının tek yönünü bile anlama çabası doyuma ulaştırmaz. O bir okyanustur, kaostur ya da tanrının bir simyası._ Hem muhafazakar hem devrimciydi. Kiliseye ve batıla muhafazakar ama tıpta kulkucu ve isyankardı. Astrolojiyle ve bedendeki yıldız teorisiyle ilgilenirdir. Hekim içsel semayı bilmeli yoksa sadece astrolog olur. Gökkubbe sadece kozmik boşluk değil insan bedeninin bir parçasıdır. Leş neredeyse akbabalar orada toplanır. Hasta ve tıp neredeyse hekimler de orada toplanır. Gökyüzü-sema sadece yıldızlarden değil, içimizdeki yıldızlardan da oluşur. İnsanda da kutuplar ve burçlar kuşağı vardır. insan içindekileri bilirse hastalığını, sağlığını bilir. Sema insan, insan d asemadır ve bütün insanlar tek bir sema, sema da tek bir insandır. Yıldızlar hem hastalık hem de sağlık getirir. İlaçlar güneş tarafından kalbe, ay tarafından beyne, Venüs tarafından böbreklere, jübiter tarafından karaciğerlere, mars tarafından safraya yönlendirirli. Yıldızğanmesi olumsuzsa hekim tüyerdi ve bu da hoş karşılanırdı. Psişesinin ilkel karanlığından faydalanmıştır. En beter hurafelerden beslenen batıl inançlar ortaya çıkarılmış.

_Freud_Tekniği, kendi kendine geliştirdiği ve akademik bilime batan bir diken olmuş ve daha sonra serpilmiştir. Viktoria baskıcı politikaları dönemi, ortaçağ kültürünün devam ettirilmek istendiği ve devrimcilerin ezildiği… bu zorunlu koşullar, freudun öğretilerini belirledi. Voltairenin- Kötüyü ezelim. Düzturunu benimsedi. Freudun değeri, tıpkı sahte putları yıkan bir peygamber gibi, çürümüşlüğü teşhirinden gelir._rahipler eskiden beri psikanalizi uygulamaktadır. Freud geleceğe yönelik çözümler sunmaz. En cesaretli kişiler bile arzularını bastırırlar. Freud bu bilinç krampları için yüceltme fikrini ortaya attı. Simyacıların kötüyü iyiye, yararsızı yararlıya çevirme hilesinden başka bir şey değildir. Freuddan önce nevrozlar, tuhaflıktan ibaretti ve Freud cesaretle bunun üzerine giderek tıp-psişe ayrımına olanak sağladı. Freuz bir sinir uzmanıdır ama hiçbir felsefi görüşü yoktur. Ne psikoloji ne felsefe eğitimi görmüştür. Papaz psikanalizinde şeytan, normal psikanalizde şeytanın yerine başka nevrotik şeyler koyulur. Kötü ruh zararsız bir psikolojik takıntıya dönüştürülür. Freud, gözünden nevrozu hiç ayırmadı ve herkeste kusur aradı. Freud büyük bir yıkıcıydı. Peygamber gibiydi. freud, çürük dişi can yakarak oyan bir dişçidir ama altın dolguya gelince, dişin içini doldurmaz. Freud psikolojisi 19. yy. materyalizminin dar sınırlarındadır. Bu tek yanlılık bir zorunluluktu ama sonra yeni fikirlerin ortaya çıkmasıyla bir kusursa dönüştü. Bilimsel hakikatin anası sadece kuşkudur.
Geçmişin hurafesinin bir karabasan olarak canlandırdığı şeyi bir yanılsama olarak görüp, maskesini düşürmek ve zararsız bir köpeğe dönüştürmek istedi.
_Freud tekniğinde, düşünceler ile ahlak çeliştiğinde hasta duygularını bastırır. Bastirilanlar bilinç tarafından suçlu olarak algılanır. Kimse mükemmel değildir ve herkeste bu olay yaşanır. Bilinçaltı hareketlidir ve fanteziler üretir. Nevrozun tek nedeni bastırılmış cinsellik değildir. Freud onyargilidir

_Richart Wilhem_Farklı noktalardan başlayan yollarımız kuyrukluyıldızlar gibi kesişti. Doguyla batı atasi köprü kuran bu aklı saygıyla anıyorum. Çinlilerin zihinlerin derinliklerini araştıran ve oradaki gizli hazinesi ortaya çıkaran bir misyiner. Herkesi kucaklayan ve Hristiyan kiminden Avrupa kibrinden eser olmayan. Yabancı şeyleri yeniden şekillendirip form veren verimli bir beyin. En büyük başarısı Tao cevirileridir. Tao çin kültürünün ruhu. Çin alimleri binlerce yıl bu kitaba katkı sundu. Çin ruhuyla bakış açınız değişti. Tao bilimselliği aykırıdır. Tabudur. Bir prof Çin’in niçin bilim uretmedigini sormustu. Tao Çin’in bilimidir. Bizimkinden farklı bir bilim. Nedene değil eszamanlilifa dayanır. Nedensellik bilinçaltını açıklamaya yetmiyor. Psişik paralellikler başka bir tür ilkeye bagliydi. İnsan doğduğu zamanki astrolojik özellikleri taşır. Sonraki yorumları değil. Tao da astrolojik bağlantılara benzer. Wilhem taoyu kullanarak tahminlerde bulunmuş ve gerçekleşmiştir. Dilenciye yardım ona iş vermekle olur. Batili ruhani dilenciler doğunun düşünce dünyasını taklit etmekten öteye gidemedi. Doğudan sadaka aldılar. Binlerce yıllık çin kültürü çalınarak elde edilemez. Çalışarak haketmeliyiz. Korsanlar gibi değil. Çin bilgeligi karanlıkta parlar. O Çin’in savaş yoksulluk umutsuzluğu dan kaynaklidir. Doğuyu fethettik ama doğu kültürüyle bizi fethetti. Hastaların huzuru, ferahlığı için her türlü egzotik hurafeyi ithal ediyoruz. Hakikatler yakındır ama insan bunların gizli ve karmaşık olduklarını sanir. Çin, karmaşık şeyleri basit şekilde anlatır.

_Psikoloji ve edebiyat_Psikoloji sanatın sadece yaratma aşamasını analiz edebilir, özünü değil. Dini de öyle. Yoksa bunlar psikolojinin alt kategorileri onlardı. Sanat hastalık değildir. Sanatın önemi kişisel sınırlamaların dısina çıkıp, yaratıcısının kişisel kaygılarının ötesine geçmesinden kaynaklanır. _
_İnsanla sanatın ilişkisi, bitkiyle toprağın ilişkisi gibidir. Bitki yalnızca toprağın ürünü değil. Bağımsız bir süreçtir. Sanat eseri de böyle. İnsanı bir gıda olarak kullanarak yeteneklerini kendi amacını gerçekleştirmek için sekillendiren canlı ve özerk bir varlık. Sanatçı içindeki yabancı durtuye itaat ederek onun götürdüğü yöne gider. Kendine ait olmayan kontrol edilemez bir gücü kullanır. Sanatçı yaratilanla özdeş değildir. İkinci kisiymis gibi yabancı bir iradenin çemberine düşmüş gibidir. Şairin özgürlük içinde yarattığını dusünmesi aldanmadir. Yuzdugunu sanmakta ama o sadece nehirde yaratıcı bir süreç tarafından suruklenmektedir. Sanatçı kendi eseri tarafından esir alınmıştır. Yaratıcı dürtü bir ağaç gibi psisede büyür. Bu otonom komplekstir. Benliği kendine hizmetkar kilabilen otorite. Yaratıcı sürece uyan sanatçı boyun eğen birine dönüşür. Yaratıcı süreci yabancı gören öteki sanatçı ise boyun eğmeyen hazırlıksız yakalanan biridir. Toplum için sanat kontrollüdür anlaşılır dizeydedir. Sanat için sanat icseldir ozerktir ve sürükleyicidir. Bilinç devredışıdır. Bilincimiz gelişir ve zamanında göremediğimiz eserleri farkederiz. O anlam hep vardı ve zamanın ruhunun yenilenmesine semboller cozulur. Sembolik olmayan yapıt duygularımıza daha fazla seslenir çünkü tamamlanmıştır. Sembolik yapıt bize meydan okur, heyecan verir ama estetik haz vermez. Sanatçının psisesinde oluşmaya başlayan bağımsız bir kompleks. Bilinçle bağlantı demek onun ozumsendigi değil algılandığı anlamını verir. Kompleksin bağımsızlığı buradadır. Sanatçının coskunluk halı patalojik bir noktaya yaklaşır. Bağımsız kompleks psisenin bir özelliğidir. Bunun varlığının farkında olmaması yüksek bilincdisilik düzeyini açığa vurmakta. Bağımsız kompleks bilinçli yandan çekilen enerjiyle gelişir._
__Bir yapıtı sembolleri ile kavrariz eğer sembol yoksa olduğu gibidir. Sanat yaratıcılığına nasıl bir ilksel imge yatmakta. Kaynağı bilinçdışı mitoloji alanı olan insanlığın ortak mirası kollektif bilinçaltı. _Freudun bağırsak boşaltan yöntemine bırakmak istiyorum. Sanata akarsuyun çamurlu kolları uzanmakta ve eseri sembol yerine septoma dönüştürür._ Kolektif bilinçaltı bastirilmamis bağımsız bir olusumdur ve unutulmamıştır ve teknikle geri getirilmesi mümkün değildir. Kalıtsal olarak geçen bir potansiyel. Arketip zamanla hortlak olarak ortaya çıkan mitolojik bir figurdur. Ataların deneyimlerinin psişik tortusudur. Nehir gibi bazın sığ bazen gür şekilde. Arketipik bir durumda sanki bir güç tarafından ele geçirilmiş ve coşkusuna kapılmış gibi rahatlar ve bireylikten çıkıp ırk olmuşuzdur. İçimizde atalarımızın sesi yankılanır. Gizli güçlere, kollektif bilinçaltının temsillerine idealler deriz. İdealler arketipik farklı çeşitleridir. Anne arketipi anavatan, baba arketipi Atayurt. Ataların ruhlarını barındıran toprağa gizemli katilisidir. Yaratıcı süreç de arketipsel etkinin bilincdisinda harekete gecirilmesyle ve değerlendirilmesiyle tamamlanır. Sanatçı ona şekil vererek bugüne aktarır ve geriye, yaşamın en derin kaynağına giden yolu bulmanızı sağlar. Sanatın önemi buradadır. Çağın ruhunu eğitir ve eksiklikleri ortaya çıkarır. Sanatçı bilinçdışı imgeyi cagdaslarina kabul ettirene kadar dönüştürür

_Freud nevrozlarin ve yaratıcı sürecin çocukluk cagindaki psişik komplekskerde olduğunu keşfetmişti. Nevroz doyumun aracının yerini alır. Ne kadar çok kisisellik varsa ortaya çıkan şey o kadar az sanat eseridir. Kisisellik bir kusurdur ve nevrozdur. Kisiselligin üstüne çıkıp yürekten seslenmeli. Freud sanatçıların çocuksu otoerotik özellikler gösteren az gelişmiş kişilikler olduğunu söyler. Sanatci özgür bir birey değil, sanatın amaçlarına kendi üzerinden varmasina izin veren biridir. İnsanoflunun psişik yasaminin bir araci
_Deha kendini farklı şekillerde gösterir. İçinde gizli bir tanrı olan üstün yetenekli kişiyi diğerlerinden ayirdeden düşüncesinin saflığı ve özgürlüğü. Ne olduğunu bilmediği yarati durtusunun esiridir. 2 guç savaş halindedir. Sıradan insan ile yaratıcı güç. Her birimiz bir enerjiyle dogmusuzdur. Sanatçı ise bu enerjiyi ele geçirir. Yaratıcı dürtü insanın içindeki enerjisini boşaltır ki insan ya ilkellige ya da cocuksuluga çevirir.
_Bebek gibi sanat da insanın içinde gelişir. Faustu yaratan göte değil. Göteyi yaratan faussttur. Sanatçı kolektif bilinçaltının derinliklerine dalmıştır. İnsanları da sürükler. Büyük sanat eserlerinin etkili olmasının sırrı budur.

_James Joyce_700 sayfalık boş bir kitap. Beklenti insanı mahveder. Joycenin malzemesi- metafizik bir nihilizim. Kitap geriye doğru da okunabiliyor, ne önü ne arkası vardı. Oscar wilde, sanat eserlerinin hiçbir işe yaramayan bir şey olduğunu savunuyordu. Kitabı eleştirme nedeni, beğeni ve eleştirenlerin çapraz ateşinde kalması ve bir prikitatristin düşündükleri. Psişenin tüm dışavurumlarına karşı önyargılıyım çünkü prikiyatristim.
_Picasso_ joycenin edebi kardeşi. Picasso un psişik sorunlarıyla hastalarınınki aynı. Hastalar ya şizofren ya Nevrotiktir. Nevrotikler duygulu resimler üretirken sizofrenler duygusuz, kesik kesik, catlakli, psisik fay hatları gibi celiskili parcalanmalar. Picasso sizofrendir._ Picassoda koyu mavi bilincalti yeraltı anima, açık renkler, ve zitligin birlesimi .
Soytarinin kim olduğu kendinden güçsüz birine olan baskıcı tutumuyndan anlaşılır. Kendinden daha iyi olanın yolunu tikiyorsun. O kabuğu kırıp çıkan büyük kisiliktir ve kabuk beyindi.
_Kısa notlar_Histeri fantezileri. Sogukkanliligiyla tüm duygularını iliklerine kadar dondurabilir. Şeytanın sponsorluğu. Kozmik uzaydan dünyaya bakan ay gibi mesafeli ve kendi halinde. Aşkın önyargıların inancın nefretin esiri değil. Eserlerinden sanatçının ruhunu görebiliriz. Aklı bokuna karışmak. Yasam parlaricisi. Gelmiş gelecek en harika şey. Yuregi tazeler. Kızarmış ekmeğe sürülen kaymaklı Ballı tereyağı. Gübre yığını. İnsan dünyanın öteki ucuna kaçsa da kendinden kurtulamaz. Kendini asarak kendisi olur.,
_____________

_Kırmızı kitap_
_Hastanın sırlarını hissettiğimizde, deliliğin sistemini de keşfederiz ve ruh hastalığının yalnızca bize hiç de yabancı olmayan duygusal sorunlara verilmiş sıradışı bir tepki olduğunu görürüz. (Çağrışım test deneyleri Jung’a ün kazandırmıştır.)
__Mantıksal düşünme ile düşsel düşünme farklıdır. Mantıksal düşünce, etkin ve bilimsel. Buna karşılık düşsel düşünme edilgin ve mitolojiktir. Antik çağlarda yaşayanlarda modern çağda edinilen mantıksal düşünme kapasitesi yoktu.
_Rüyamda, yanımdan düşüncelere dalmış yaşlı biri geçiyordu. Birisi O ölemeyen biri. Öleli 30-40 yıl oldu, ama hala çürüyemedi, dedi.
__________________

Alışılagelmiş kahraman figürleri amaçlarına ulaştıklarında güçlerini tüketmiş durumdadırlar;kısacası hemen arkasından kibirleri yüzünden cezalandırılsa ya da öldürülseler bile başarıya ulaşırlar.Buna karşın intisap törenine giren yeni yetme bütün arzularından ve bencil hedeflerinden vazgeçip çileye boyun eğmelidir.Bu sınavı başarı umudu olmaksızın denemeye istekli olmalıdır.Gerçekte ölmeye bile hazır olmalıdır; sınavın bedeli kolayca katlanılabilir (bir süre oruç tutma, bir dişin çıkarılması ya da dövme yapılması gibi) ya da acı verici (sünnet yaralarının verdiği eziyet, kesme ya da diğer tahribatlar) olabilir ama amaç daima aynıdır: içinden simgesel yeniden doğuş halinin çıkarabilen simgesel ölüm halini yaratmak.
İnsan bir anlamı olduğuna inandığı sürece dayanılmaz acılara katlanabilir; böyle olduğu halde bütün talihsizlikler onu bulmuşken bir aptalın anlattığı bir masal ın içinde yer aldığını kabul etmek zorunda kalırsa yıkılır.
Tekrar eden rüyalar dikkat edilmesi gereken bir olgudur. İnsanların çocukluktan yetişkinliğin ileri yıllarına kadar aynı rüyayı gördükleri vakalar vardır. Bu tür bir rüya genellikle rüyayı görenin hayata karşı tavrındaki bir eksikliği, hatayı telafi etme çabasıdır ya da belirli önyargıların arkasında kalmış travmatik bir ana dayalı olabilir. Ya da bazen gelecekte önem taşıyan bir olayın öncesinde görülebilir.
Gerçi tipik ve sık görülen rüyalar ve tekil semboller (ben bunlara motif demeyi tercih ediyorum) olduğu doğrudur. Bu tür motifler arasında düşme, uçma, tehlikeli bir hayvan ya da düşman tarafından rahatsız edilmek, kamuya açık yerlerde üzerini örtecek giysinin olmaması ya da komik giysiler olması, telaş içinde olmak, kalabalık içinde kaybolmak, işe yaramayan silahlarla dövüşmek ya da tümüyle savunmasız kalmak soluk soluğa koşmak ama hiçbir yere varamamak gibi motifler vardır. Tipik bir çocuksu motif minnacık ya da dev gibi kocaman oluvermek ya da Lewiss Carrol’un Alice Harikalar Diyarında kitabında göreceğiniz gibi birinden diğerine dönüşmektedir. Bir kez daha vurgulayalım ki bunlar, kendi kendini açıklayıcı şifreler olarak değil, rüyanın bağlamı içinde düşünülmesi gereken motiflerdir.
Bilinç ve bilinçdışının, ruhsal denge ve aynı zamanda fizyolojik sağlık için birbirine bütünüyle bağlı olmaları ve paralel hareket etmeleri gerekir.Bölünür ya da birbirlerinden ‘ayrışırlarsa’, psikolojik rahatsızlıklar başlar.
Hayatımızdaki bir çok krizin uzun bir bilinç dışı geçmişi vardır. Onlara doğru adım adım yaklaşır, giderek artan tehlikelerin farkına varmayız. Oysa bizim bilinçli olarak göremediğimiz şey, genellikle bilinçdışı olarak algılanır ve bilinçdışı bu bilgiyi bize rüyalar yoluyla iletir.
Bir teolog bir keresinde bana Zülkifl peygamberin vizyonlarının bana hastalık belirtileri olduğunu, Musa ve öteki peygamberlerin duydukları seslerin hallusinasyonlar olduklarını söylemişti. Bir gün başına kendiliğinden bu tür bir şey geldiğinde nasıl paniğe kapılacağını tahmin edebilirsiniz. Dünyamızın görünüşte rasyonel olan düzenine öylesine alışmışızdır ki sağduyu ile açıklanamayan bir şeyin olabileceğini neredeyse hayal bile edemiyoruz. Oysa bu tür şaşırtıcı durumla karşılaşan ilkel insan ruh sağlığından kuşkuya düşmez; fetişleri, ruhları ya da ilahları aklına getirir.
Ne var ki ilkel insan dünyasında nesnelerin bizim rasyonel dünyamızda olduğu gibi keskin sınırları yoktur.
Pek çoğumuz bir objenin ve düşüncenin taşıdığı fantastik psişik çağrışımları bilinçdışına göndeririz. İlkel insan ise hala bu psişik özelliklerinin farkındadır; hayvanlara, bitkilere ya da taşlara bize garip ve anlaşılmaz gelen bir güç izafe eder.
Kısacası, bilinçli zihnimizdeki her kavramın psişik çağrışımları vardır. Bu çağrışımlar yoğunluk açısından değişse bile (söz konusu kavramın bizim kişiliğimizin bütünü için taşıdığı öneme ya da bizim bilinçdışımızda ilişkili olduğu başka düşüncelere hatta komplekslere bağlı olarak) o kavramın, ‘normal’ özelliklerini değiştirebilecek güçtedirler.
Düşüncelerimizin bazıları da duygusal enerjilerini yitirerek subliminal hale gelirler.(diğer bir deyişle onlar artık bilinçli dikkatimizi celbetmezler), çünkü konuyla ilgili ve ilginç olmaktan çıkmışlardır ya da onları gözümüzün önünden uzaklaştırmak istememizin bir takım nedenlenleri vardır.
İnsanların çoğu yanlış bir şekilde iradelerini abartırlar ve ve karar vermedikleri ya da tasarlamadıkları bir şeyin zihinlerine gelmeyeceğini düşünürler. Oysa insan, zihnin kasdi ve kasdi olmayan içeriğini birbirinden dikkatle ayırabilmelidir. Birinciler ego kişilikten kaynaklanırken ikinciler ise ego ile özdeş olmayan bir kaynaktan, egonun ‘öbür tarafından’ gelmektedir.
Freud, normal unutmanın dışında, unutmaya fazlasıyla hazır olduğumuz hoş olmayan hatıraları unutmaya dair birçok vakayı açıklamıştır. Nietzche’nin dediği gibi ‘gurur yeterince inatçı olduğunda hafıza boyun eğer’. Böylece bu kayıp hatıralar arasında subliminal durumlarını (ve isteyerek hatırlanamayışlarını) uyumsuz yapılarına borçlu çok sayıda hatırayla karşılaşırız. Psikologlar buna ‘bastırılmış içerik’ adını verir.
Algı, subliminal idi, çünkü o sırada kişi dikkatini başka bir yere vermişti ve uyarı bunu aşı doğrudan bilince ulaşacak kadar güçlü değildi. Yine de ‘unutulmuş’ anıları canlandırmıştı. Böyle bir ‘işaret’ ya da ‘tetikleyici etki’, nevrotik semptomlar kadar bir bakış, koku ya da sesin geçmişteki bir ortamı hatırlattığı zaman canlanan iyi anıların başlangıcını da açıklayabilir.
Ama unutulmuş düşünceler varlıklarını sürdürmeye devam ederler. İstenildiği zaman yeniden üretilmeseler bile subliminal (bilinç eşiğinin altında) durumda varlıklarını sürdürürler. Bazen yıllarca unutulmuş olduğu zannedilen düşünceler bir anda kendiliğinden ortaya çıkabilir.
Belli belirsiz işitilebilen kesintisiz bir sesi dinlersek, ses bize düzenli aralıklarla durup tekrar başlıyor gibi gelir. Ama dalgalanmalar sesteki değişimden değil bizim dikkatimizin periyodik olarak artması ya da azalmasından kaynaklanır.
Rüyalarla uğraşırken iki nokta önemlidir: İlk olarak rüya bir olgu olarak ele alınmalı, onun hakkında önceden bir varsayımda ta da tahminde bulunulmamalıdır.(O varsayımın bir şekilde anlamlı olması durumu hariç).İkincisi rüya bilinçdışının kendine özgü bir ifadesidir.
Bu akıl yürütme çizgisinden yola çıkarak bir rüyayı yorumlarken onun sadece açık ve görülebilir kısmıyla ilgili materyal kullanılmalıdır. Rüyanın kendi sınırları vardır. Onun bizzat kendine özgü biçimi bize, ona ait olan ve ondan uzaklaştıran şeylerin neler olduğunu söyler. Serbest çağrışım bize bir çeşit zigzag yol izleyerek bizi rüya materyalinden uzaklaştırırken benim geliştirdiğim metod merkeze rüya resmini koyarak onun etrafında tavaf etmeye benzemektedir.
Birçok toplumda güneş resimleri insanın tanımlanamayan dini tecrübesini ifade eder.
pratikte psikologun yalnızca rüyalarla ve bilinçdışı faaliyetin diğer ürünleriyle değil, aynı zamanda en geniş anlamda mitolojilerle ilgili yeterli deneyimi olmalıdır.
insanların, rüyalarındaki mesajları görmezden gelmeye, hatta hepten reddetmeye neden eğilim­li oldukları kolaylıkla anlaşılabilir. bilinç, doğası gereği, bütün bilinmeyenlere, bilinçdışı olanlara karşı koyar. daha önce anlattığım gibi, ilkel halk­larda, antropologların misoneizm adını verdik­leri bir tutum, her yeni olana karşı derin, batıl bir korku vardır.
Bu, bütün zamanlarda var olan, her şeyin herkese bol miktarda sunulacağı, büyük, adil ve zeki liderin insanlık ana okulunu yöneteceği bir kutsal altın çağa(ya da cennete) ilişkin arketipsel rüyadır.
Yeni doğan hayvanların kendi içgüdülerini kişisel bir kazanım olarak kendisinin yarattığını tasavvur edemeyeceğimiz gibi insan bireylerinin de her yeni doğumla kendine özgür insani biçimler icat etmesini de düşünmeyiz.
Pratikte psikologun yalnızca rüyalarla ve bilinç dışı faaliyetin diğer ürünleriyle değil, aynı zamanda en geniş anlamda mitolojilerle ilgili yeterli deneyimi olmalıdır.
İnsan ruhu iki kısma ayrılır: bilinçli zihin ve bilinçsiz zihin. Rüyalar, sembolizm ve mitin dilini kullanarak rasyonel olarak yorumlayabileceğimiz uyarıları ve dersleri bize iletir. Düşlerimizde yatan mesajları inceleyerek, karakterimizin ihmal edilmiş yönlerini besleyebilir, kusurlarımızın üstesinden gelebilir ve bize zarar verebilecek eylem yollarından uzaklaşabiliriz.
acıklı gerçek ise insanların yaşamının gece ve gündüz, doğum ve ölüm, mutluluk ve sefalet, iyi ve kötü gibi uzlaşmaz karşıtlıkların karmaşık bir kompleksinden ibaret olduğudur. üstelik bunlardan herhangi birinin günün birinde karşıtına galip geleceğini de bilemiyoruz. iyinin kötüye, sevincin acıya galip geleceğinden emin değiliz. yaşam bir savaş alanıdır, öyle de kalacaktır; öyle olmasaydı hiçbir şey varlığını sürdüremezdi.
Günlük hayatımızda şeyleri olabildiğince tam ve doğru biçimde ifade etmek zorundayızdır. Bu yüzden dilimizdeki ve düşüncemizdeki fantezileri gözden çıkarmayı öğrenmişizdir.
Gurur yeterince inatçı olduğunda hafıza boyun eğer.
Bir bireyin kişiliği dışarıdan çok normal gözükse bile, içindeki kadının acınası halini – hatta kendisinden bile- saklıyor olabilir.
Psişenin varlığını reddeden bilim adamı ve filozoflar, naif bir yaklaşımla, Böyle bir varsayımı kabul etmenin bir bireyde iki öznenin , iki kişiliğin varlığını kabul etmek anlamına geldiğini düşünmekteydiler.
İnsan anlayışının sınırlarını aşan sayısız şey olduğundan, tanımlayamadığımız ya da bütünüyle kavrayamadığımız kavramları temsil etmek üzere sembolik terimler kullanırız. Bütün dinlerin sembolik dil veya imgeler kullanmasının nedenlerinden biri de budur.
Sayısız mit değerli bir hayvanın kurban edil­mesi gerektiğini, bu sununun bereket hatta yara­tıcılık getireceğini anlatmaktadır. Mitra tarafın­dan boğanın kurban edilmesiyle birlikte dünya­nın bütün zenginlik ve ürünleriyle ortaya çıkışı da böyleydi. Hemen bütün halkların dinlerinde en büyük tanrılar hayvan simgeleriyle düşünülmüş ya da hayvan olarak gösterilmiştir.
Erkekteki anima gibi animusun da dört gelişim aşaması ol­duğu anlaşılıyor: Önce fizik güç simgesi, örneğin bir ünlü sporcu olarak görünüyor. Bir sonraki aşamada inisiyatif ve yapıcı güç kazanıyor, üçün­cü aşamada da dile geliyor ve bu yüzden de ruh­sal büyüklere, örneğin hekime, rahibe, profesöre yansıtılıyor. Dördüncü aşamada “anlamı” içselleş­tirip yaşama bireysel bir anlam sağlayan yaratıcı, dinsel iç yaşantılara yöneliyor.
Anima erkeğin ruhundaki, belli belirsiz duygular, huylar, sezgiler, akıldışı olana karşı duyarlık, kişisel sevgi yetisi, doğa sevgisi, en önemli olarak da bilinçdışı algılama yetisi gibi bütün dişil psikolojik eği­limlerin kişileşmesidir. Eskiden birçok halklarda tanrısal buyrukları alabilmek, tanrılarla bağlantı kurmak için kadın rahiplerin kullanılmış olması (Yunan Sybil’leri gibi) bir rastlantı değildir.
Bir yerlerde, varoluşun en dibinde, nereye gidilmesi, ne yapılması gerektiği sorularının yanıtı aslında durur. Ama çoğunlukla, bizim “ben” adını verdiğimiz soytarı öyle bir gürültü çıkarır ki içi­mizdeki sesi duyamayız.
Eğer bir dostunuz sizi bir kusurunuz nedeniyle eleştirdiğinde içinizden bir öfke kabarıyorsa, tam o noktada bilincinde olmadığınız gölgenizin bir par­çasının bulunduğundan emin olabilirsiniz. “Daha iyi olmayan” öbürleri sizi gölge kusurlarınızdan do­layı eleştirdiklerinde öfke duymanız elbette doğal­dır. Ama eğer kendi düşleriniz, yani kendi varlığı­nız içindeki bir iç yargıç, sizi eleştirirse ne söyleye­bilirsiniz? Bu an, egonuzun yakalandığı andır, so­nuç da elbette şaşkın bir sessizlik olacaktır. Bunun ardından acılı ve uzun bir kendini eğitme çalışma­sı başlar; bu çalışmanın Herkül’ün işlerinin psiko­lojik bir eşdeğeri olduğunu söyleyebiliriz
Ama önce bazı acı ilaçların, yani insanın içinde değil başkalarında görmeyi yeğleyeceği cinsten acı veren görüntüle­rin yutulması gerekir. Bunlar bencillik, düşünce tembelliği, hayalcilik, doğru olmayış, korkaklık, cimrilik gibi o anda “aman, önemli değil, nasıl ol­sa kimse fark etmedi” ya da “bunu başkaları da yapıyor” deniliveren küçük günahlardır.
Asıl bireyleşme süreci -kişinin kendi iç merkeziyle (ruhsal çekirdeğiyle) ya da selfiyle bilinçli olarak karşı karşıya gelme- genellikle kişiliğin ya­ralanması ve buna refakat eden acı ile olur. Bu başlatıcı şok, öyle algılanmasa da bir tür “hida­yet” şeklinde olur. Ego ise daha çok kendini is­tenci, istekleri bakımından engellenmiş olarak hisseder, genellikle bu ket vurmayı da dıştaki bir şeye yansıtır. Yani tanrı, ekonomik durum, pat­ron ya da eş bu tıkanmadan sorumlu tutulur.
Çağlar boyunca insanlar kendiliklerinden böyle bir iç merkezin varlığını fark etmişlerdir. Yunanlılar ona insanın iç “Daimon”u demişler, Mısır’da bu “Ba” (can) kavramıyla anlatılmış, Romalılar da onu bireyin öz “Genius”u saymışlardır. Daha ilkel top­luluklarda bu çoğunlukla bir hayvanda vücut bulan bir varlık ya da fetiş olarak düşünülüyordu.
Orpheus düşünce ve imanın bedenleşmesidir. O bütün çatışmaları çözen dinsel tutumu simgeler, çünkü bununla bütün ruh, her türlü çatışmanın ötesinde olan ona yönelecektir. Bunu yapan gerçek Orpheus da iyi bir çoban, onun ilkel bir bedenleşmesi olur.
İyi bir çoban olduğu kadar bir aracı da olarak Orpheus, Dionysos kültü ve Hristiyan dini arasında bir denge sağlar; aslında Dionysos da Mesih de söylediğimiz gibi zaman ve mekan olarak fark­lı yönelişler gösterseler de benzer roller oynar; aşağı dünyaya karşı semavi, ezeli ve ebedi olan döngüsel bir din. Bu başlatıcı olaylar dizisi, dinler tarihinde durmadan, modern insanın düşlerinde, fantezilerinde olabilecek her türlü anlam kayma­larıyla yinelenir.
Bilinçdışı hakkında gerçek bilgilerimiz, oıuın doğal ve nötr bir fenomen olduğunu göste­riyor. O insan doğasının, açık-koyu, iyi-kötü gibi
bütün yanlarını içermektedir. Bireysel ve kolektif sembollerin araştırılması henüz başlangıç aşama­sında ama ilk veriler cesaret verici ve bugünün insanının yanıt bulamamış birçok sorusu da yanıt bulacak gibi görünüyor.
İspat edilemeyen düşünceleri gene de beslemek zorundayız. Yani bunlar faydalı olduk­larını göstermişlerdir. İnsan, yaşamına bir anlam sağlayan, evrende kendisine bir yer bulmasına yardımcı olan varsayımlara ve inançlara mutlaka muhtaçtır. İnsan, bir anlamı olduğuna kani olduğu zaman dayanılmaz acılara katlanabilir; ancak bütün şanssızlıkların doruğundayken “aptalın bi­rinin uydurduğu bir masal” içinde yer aldığını ka­bul etmek zorunda kalırsa yıkılır.
Farkında olmadan biz de bir refah devletine, dünya barışına, insanların eşitliğine, insan haklarına, adalete, gerçeğe ve -bunu ister­ seniz pek yüksek sesle söylemeyelim- yeryüzün­ de tanrının egemenliğine inanıp duruyoruz.
Acıklı gerçek ise insanların yaşamının gece ve gündüz, doğum ve ölüm, mutluluk ve sefalet, iyi ve kötü gibi uzlaşmaz karşıtlıkların karmaşık bir kompleksinden ibaret olduğudur. Üstelik bunlardan herhangi birinin günün birinde karşıtına ga­lip gelip gelmeyeceğini de bilemiyoruz. İyinin kö­tüye, sevincin acıya galip geleceğinden emin de­ğiliz. Yaşam bir savaş alanıdır, öyle de kalacaktır; öyle olmasaydı hiçbir şey varlığını sürdüremezdi.
Bugün bilinçlilik dediğimiz şey, içgüdülerden yavaş yavaş ayrılmıştır; ama bu içgüdüler de tüm­den yitip gitmiş değildir. Yalnızca bilincimizle iliş­kilerini yitirmişlerdir, bu yüzden de kendilerini dolaylı yollardan göstermeye zorlanmışlardır. Kendilerini bir nevroz olgusunda bedensel semptomlar yoluyla olabileceği gibi, anlaşılamayan ke­yifsizlikler, unutkanlıklar ya da konuşmada yapı­lan yanlışlarla da gösterebilirler.
İnsan gerçi kendi ruhuna egemen olduğunu sanmaktadır. Ama ruh hali ve duygularına egemen olamadığı, bilinçdışı faktörlerin sayısız gizli yollardan kararlarına sızdığını fark etmediği süre­ce muhakkak ki kendisinin egemeni değildir. Bu bilinçdışı faktörler varlıklarını arketiplerin özerk­liğine borçludur. Modern insan kendi ikiye bölün­müş durumunu görmek zorunda kalmaktan sis­temli bir şekilde kaçınmaktadır. Dış yaşamın be­lirli bölgeleriyle kendi davranışları eşit şekilde ay­rı çekmecelerde tutulmakta, hiçbir zaman da bir araya getirilmemektedir.
Bir bitkinin ya da bir hayvanın kendi kendisi­ni icat etmiş olduğu gibi bir iddiaya gülüp geçe­riz. Ama kendi psikelerini ya da kendi ruhlarını kendilerinin yaratmış olduğunu düşünen birçok insan vardır. Ruh, doğası gereği bugünkü bilinçlilik durumuna gelişmiştir; tıpkı bir palamutun bir meşe ağacına gelişmesi ya da dinozorlardan me­melilerin gelişmesi gibi. Ruhun gelişimi çok uzun bir süre almıştır, hâlâ da gelişmeye devam etmek­tedir. Bu oluşum için yalnızca dış uyaranlar değil, aynı zamanda iç güçlerle, gelişim tarafından da motive edilmekteyiz.
Arketiplerin sanki bir büyüsü varmış gibi­dir. Böyle bir özellik kişisel komplekslerde de görülür. Tıpkı arketiplerin bireysel öyküleri bulunduğu gibi, kolektif komplekslerin de arketipsel dökümleri vardır. Ama kişisel kompleksler kişisel bir tutumdan başka bir şey üretemezken, arketipler bütün milletleri, tarihin çağlarını karakterize eden efsaneler, dinler ve felsefeler yaratırlar.
Kişisel kompleksleri tek yönlü ya da yanlış bilinç yönelişlerinin telafisi olarak kabul ediyoruz. Bunun gibi dinsel mitler de insanlığın açlık, savaş, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi acıları, korkuları için bir tür ruhsal terapi gibidir.
Rüyalar sayesinde saptayabildiğimiz kadarıyla bilinçdışı kendi düşüncesini içgüdüsel olarak sürdürüyor. Bu ayrım önemlidir. Mantıksal analiz bi­lincin yetkesindedir; seçimlerimizi akıl ve bilgiyle yaparız. Buna karşılık bilinçdışı en başta içgüdü­lerle yönlendiriliyor gibidir. Bu da buna uygun düşünce biçimleri, yani arketiplerde kendini gös­termektedir
İnsan vü­cudu, her birinin ardında uzun bir gelişim öyküsü olan bir sürü organın müzesi gibi olduğuna göre, aynı şekilde ruhumuzun da böyle örgütlenmiş ol­duğunu düşünebiliriz. İçinde bulunduğu vücut gi­bi o da tarihten yoksun bir ürün değildir. “Tarih” derken, ruhumuzun kendi geçmişiyle sözel ya da diğer kültürel gelenekler açısından olan ilişkisini kastetmiyorum. Ruhsal oluşumları henüz hayvankilerine çok benzemekte olan arkaik insanların ruhlarının biyolojik, prehistorik, bilinçdışı gelişimini kastediyorum. Tıpkı vücudumuzun yapısının sürüngenlerin anatomik modeline dayalı olması gibi, bu sonsuz eski “psike” de ruhumuzun esasını oluşturur. Anatomicilerin, biyologların alışmış gözleri vücudumuzda o eski modelin pek çok izni bulur. Ruhun deneyimli araştırıcısı da, modern insanların rüyalarıyla ilkel ruhun ürünleri, “kolektif imgeleri” ve mitolojik motifleri arasında benzer analojileri tanıyabilir.
Bilinçaltındayken düşünce ve imgeler duruluklarını, keskinliklerini yitirmek­ tedirler. Birbirleriyle ilintileri daha az düzenlidir; daha çok analojilerden ibaret olup, daha az rasyo­nel ve bu yüzden de anlaşılmazdırlar. Bu durum ister yorgunluk ister ateş ya da zehirlerle ortaya çıkmış olsun, bütün rüyaya benzer durumlarda görülebilir. Ama herhangi bir şey bu imgelere daha güçlü bir gerilim yüklerse, daha az bilinçsiz hale gelirler. Böylelikle bilinç eşiğine ne denli
yaklaşırlarsa, kenarları o denli keskinleşir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir