Aşkın Metafiziği Kitap Alıntıları – Arthur Schopenhauer

Aşkın Metafiziği Kitap Alıntıları – Arthur Schopenhauer

Arthur Schopenhauer kitaplarından Aşkın Metafiziği kitap alıntıları sizlerle

Aşkın Metafiziği Kitap Alıntıları

Bencillik, bütün bireylerin öylesine derinlerine kök salmıştır ki insanı harekete geçirmek için gönül rahatlığıyla güvenilebilecek tek şey, bencillik barındıran amaçlardır.
Gerçek ve tutkulu aşk, birbirine her şeyiyle uyan iki kişinin bir araya gelmesi kadar nadir görülen bir şeydir.
Hiçbir şey doğrudan daha güzel değildir; yalnızca doğru sevilmeye değerdir.
Buna karşılık, çılgınca âşık olan ve sevgilerine karşılık görmeyen kimselerin, sevdiklerine sahip olmakla, yani fiziki zevk duymakla yetindiklerini ve hiçbir eksiklik duymadıklarını görüyoruz. Zoraki evlenmelerle; istek duymayan bir kadının armağanlarla ve başka fedakârlıklarla sık sık satın alınması olaylarıyla ve hatta irza geçmelerle doğruluğu açıkça ortaya konmuş bir düşüncedir bu. Belli bir çocuğun dünyaya getirilmesidir asıl amaç. Kadın da erkek de bilmese, bütün aşk hikâyesinin amacı işte budur. Bu amaca varılırken şu ya da bu biçimde davranılmış olmasının pek önemi yoktur. Yüce ruhlu ve duygulu kimseler ve özellikle gözü dünyayı görmeyecek biçimde sevdalanmış olanlar, benim düşüncelerimin kaba gerçekliğine ne kadar karşı çıkarlarsa çıksınlar, yine de yanılmaktan kurtulmayacaklardır. Gelecek kuşakların bireylerinin belirlenmesi, bu sevdalıların taşkın duygularından ve sabun köpüğünü andıran doygunluklarından daha ulu ve değerli bir amaç değil mi sanki!
Bireysel bilinçte, kendini olarak cinsel bir içtepi gibi duyuran ve öteki cinsten belli bir kimseye yönelmemiş olan şey, fenomenlerin dışında ve kendinde ele alındığı zaman, sadece bir yaşam iradesidir (isteğidir). Ama, belli bir bireye çevrilmiş olan bir cinsel içtepi olarak bilinçte ortaya çıkan şey ise, kesin olarak belirlenmiş bir birey olarak yaşamak iradesinin dile gelişidir sadece. Bu durumda, cinsel içtepi kendinde ele alındığı zaman tepeden tırnağa öznel (sübjektif) bir gereksinim olduğu halde, nesnel (objektif) bir hayranlık kılığına bürünmesini ve böylece bilincimizi aldatmasını çok iyi bilir. Çünkü doğa, kendi öz amaçlarına ulaşmak için böyle bir hile kullanmak zorundadır. Ama âşık olma durumlarının hepsinde, bu hayranlık ne kadar yüce ve nesnel bir nitelik kazanır gibi görünürse görünsün, asıl amacın belli bir bireyin ortaya çıkarılması (yaratılması) olduğu; karşılıklı sevginin değil de, sevilen kişiye sahip olmanın, yani fiziki bir zevk duymanın ön planda yer alışından bellidir. Sevildiğimizden emin oluşumuz, sevdiğimize sahip olmayışımızın yerini tutamaz hiçbir zaman.
Gerçekte de, en incelmiş ve yücelmiş bir aşk bile, kaynağını yalnız ve yalnız cinsel içtepide bulur. Daha doğrusu, her aşk, daha belirlenmiş, daha özelleştirilmiş ve en dar anlamıyla daha bireyselleştirilmiş bir cinsel içtepidir ancak. Bu düşünceyi kabul eden bir kimse, cinsel içtepinin piyeslerde ve romanlarda değil de günlük hayatta bütün çeşitlikleri ve farkları ile oynadığı rolü göz önünde tutarsa; hayata bağlılığın yanı sıra, en güçlü ve etkili bir eğilimi dile getirdiğini görürse; insanlığın, gençlerden oluşan kalabalığının bütün düşünce ve güçlerinin en az yarısına sözünü geçirdiğini fark ederse; hemen hemen bütün insansal çabaların biricik amacı olduğunu anlarsa; en önemli olaylar üzerinde ters bir etki yaptığını, en ciddi işleri bozduğunu, belli bir süre için en yüce zihinleri karıştırdığını, devlet adamlarının çalışmalarına ve bilim adamlarının incelemelerine burnunu soktuğunu, bakanların cüzdanlarına ve filozofların müsveddelerine, güzel kadınların saçlarından kesilmiş lüleleri ve aşk mektuplarını yerleştirmeyi becerdiğini, her gün en feci ve karmaşık durumları yarattığını, en değerli bağlılıkları yıktığını, en sağlam yakınlıkları hiçe indirdiğini, kimi zaman sağlığın da, hayatın da, zenginliğin de, edinilmiş mevkiin de, mutluluğun da kurban edilmesini istediğini; hatta, vefalıları birer kalleş hâline getirdiğini, tepeden tırnağa namuslu kimseleri birer vicdansız durumuna düşürdüğünü, kısacası, yanıltıcı, bozucu, karıştırıcı ve yıkıcı bir şeytan gibi ortaya çıktığını fark ederse; bunca gürültü niçin diye haykırmaz mı? Bütün bu çaba, bu çırpınış, bu endişe ve bu zavallılık niçin? Bir erkeğin bir dişi bulmasından başka, nedir bu! Böylesine önemsiz bir şey, insanın düzenli hayatını niçin karıştırsın ve bozsun? Ama, bu konuyu ciddi bir biçimde ele alan araştırıcı, hakikatin, kendini bütün önemiyle yavaş yavaş ortaya koyduğunu görür. Burada söz konusu olan, önemsiz bir şey değildir; tam tersine, konunun önemi, bu konuda gösterilen ciddiyet ve heyecana uygun düşmektedir. Bütün aşk serüvenlerinin amacı, bu aşklar ister gülünç, ister yüce olsun, insan hayatının bütün öteki amaçlarından daha önemlidir ve bundan ötürü, amaca yönelenlerin ciddiyetini haklı çıkaracak bir nitelik taşımaktadır. Bütün aşk serüvenlerinin son amacı, gelecek kuşağın ortaya çıkmasından, yaratılmasından başka bir şey değildir. Biz çekilip gittiğimiz zaman, ortaya çıkacak oyuncular, hem varlıkları hem de özleri bakımından, işte bu önemsiz aşk serüvenlerinde belirlenirler. Gelecek insanların varoluşu; varlığı, genel olarak bizim cinsel içtepimizle mutlak biçimde koşullanmıştır; özleri yani essentia’ları ise, bu cinsel içtepinin doyurulmasındaki bireysel seçiş ile belirlenmiştir; yani cinsel aşkla belirlenmiş ve her bakımdan, kesin olarak bu aşkla biçimlendirilmiştir.
Gerçekte de, en incelmiş ve yücelmiş bir aşk bile, kaynağını yalnız ve yalnız cinsel içtepide (karşı koyulamaz istek) bulur. Daha doğrusu, her aşk, daha belirlenmiş, daha özelleştirilmiş ve en dar anlamıyla daha bireyselleştirilmiş bir cinsel içtepidir ancak.
La Rochefoucauld'nun, aşkın, tıpkı hayaletler gibi olduğunu ve hakkında herkes söz ettiği hâlde, kimsenin aşka rastlamadığıni ileri sürmesi ve Lichtenberg'in Über die Macht der Liebel adlı denemesinde, bu tutkunun gerçek ve doğal bir duygu olduğunu kabul etmeyişi, büyük bir yanılgıdır. Çünkü, insan doğasına yabancı ve aykırı olan bir şeyin, yani gülünç bir kuruntunun, bütün yüzyılların şiir dehaları tarafından bezginlik duyulmadan dile getirilmesi ve insanlık tarafından her zaman ilgiyle karşılanması kabil değildir. Sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.
Yaşama-iradesinin olumsuzlanmasının ikinci aşaması ise, bütün isteklerin sona ermesi; her çeşit kişisel ve toplumsal yarar düşüncesinin ortadan kalkması ve öznenin tam bir iç rahatlığına ve dinginliğe kavuşmasıdır. İntihar, iradenin kendisini, özünü ortadan kaldırmadığı ve ancak bir görünüşünü, yani bireyi yok ettiği için bir çıkış yolu değildir. Demek ki, gerçek ahlaklılık dünyadan el etek çekmek, her türlü istek ve hazdan yüz çevirmektir. Bu görüş Buddha'cılığın Nirvana kuramının işlenip geliştirilmesinden başka şey değildir.
Toplumsal ahlaklılığın ve adaletin temeli merhamettir Schopenhauer'a göre.
İnsanoğlunun iradesi tam anlamıyla güdülenmelerin nedenselliğine bağlı olduğuna göre, isteğin olumsuzlanması (ortadan kaldırılması), felsefesel ve estetik sezgiye benzeyen bir edimle olanaklıdır ancak. Böyle bir edim, sonlu dünyayı, yani fenomenler dünyasını aşacak ve özneye, mutlaktaki özgürlüğü ve huzuru kazandıracaktır. Yaşama-iradesinin olumsuzlanmasının birinci aşaması, başkalarına merhamet ve şefkat duymaktır. Bu duygular, insanın, kendi bencil bireyselliğini unutmasına ve genel yarar doğrultusunda davranmasına yol açar.
Schopenhauer'ın kötümserliği, işte bu temele dayanır. Tedirginlik ve iç rahatlığının bulunmayışı acı duyurur bize; mutluluk ise, iç rahatlığı ve dinginliktir. Ama iradenin hiçbir zaman dinginlik içinde bulunmaması, sürekli olarak hareket etmesi, bütün varlıkların temelidir; varolanların hepsi bu kaynaşmadan doğmuştur. Mutluluk ulaşılması olanaksız bir amaçtır, ama insanoğlunu sürekli olarak peşinde koşturur. Bundan ötürü de dünya, çok kötü bir dünyadır; hatta kötülerin kötüsüdür. Ama dış etkilerden ve güdülenmelerden sıyrılarak bu kötülükten kurtulmanın bir yolu vardır. Bu tür bir özgürlüğe ise ancak “iradenin olumsuzlanmasıyla” ulaşabiliriz. Yani bütün isteklerin, içtepilerin, dürtülerin ortadan kaldırılması özgürlüğe ulaştırır bizi ve bu dünyadan sıyırır. (Beklentisiz olmak diye yorumluyorum)
Bilinçli isteğin amacı, bireyin isteklerini ve dürtülerini doyuma ulaştırmaktır. Başka bir deyişle, düşman doğa güçleri ve öteki bireylerin sınırlayıcı ya da yıkıcı etkileri karşısında, bir bireyin kendisini koruması ve varlığıni sürdürmesi söz konusudur burada. Bundan ötürü, bilinçli irade tam anlamıyla bencildir; bende başlar ve bende biter. İsteğin doyuma ulaştırılması ve sona ermesi ise, mutluluktur. Ama mutluluğa ulaşılabilir mi? Schopenhauer, bu soruya olumsuz cevap veriyor. Çünkü irade yöneldiği amaçlara ulaşmış olsaydı, tam bir hareketsizlik haline girecek; dürtü, içtepi, istek ortadan kalkacak ve böylece irade, yaşama-iradesi olarak ortadan silinip gidecekti. Demek ki doyuma ulaşmanın olanaksızlığının, yaşama-iradesinin doğasında ve özünde bulunması gerekir.
Özne yalnızca kuramsal etkinlikle bulunmaz; yani onun işlevi yalnızca tasarımlamak ve bilmek değildir. Öznede, pratik bir yan da vardır; yani özne eylemde bulunur, iradesini uygular, bilinçli olarak belli şeyler ister.
Mut­lu evliliklerin çok nadir görüldüğü bilinen bir şeydir ve bunun nedeni de, sadece, evliliğin esasında, temel gayenin şimdiki değil gelecek kuşakta yatmasıdır.
Bundan dolayıdır ki, aşk esasına dayanan evliliklerin kural olarak mutsuzluğa mahkûm oldukları kanıtlanmıştır.
Bir kadınla bir erkek, birbirlerine karşı şiddetli bir Tutku duyuyorlarsa, onları ayıran şey ister bir koca ister ana-babaları ya da başka bir şey olsun, onlar yine de Doğa gereği birbirlerinindir ve insanların yasaları ile saymacalarına rağmen, tanrısal yasa gereğince birbirlerine aittirler.
İnsan, tutkulu bir aşk ile sevdiği kimseye aynı zamanda nefretin en koyusunu da duyabilir.
Doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; sadece doğru sevilmeye değerdir.
Her kim aşk için evlenirse, yaşamını mutsuzluk içinde geçirir.
Varlığın temeli olarak Yeter Neden İlkesi, deneyim-öncesi, yani a priori duyu formları olan zaman ve mekânın kurduğu zorunlu bağıntılardır. Örneğin, bir üçgenin açılarının eşitliğinin nedeni, kenarlarının eşitliğidir ve bunun tersi de doğrudur. Nitekim, zamandaki herhangi bir anın ve mekândaki herhangi bir yerin konumu, bütün öteki anların ve yerlerin konumuyla belirlenmiştir. Böylece, varlığın Yeter Neden İlkesi, oluş, fizik nedensellik ve mantıksal art arda geliş kavramlarını aşar ve hem nesnel, hem de öznel varlığın öncesiz-sonrasız ve değişmez koşullarına dayanır. Matematiğin kaynağı burada; zaman ve mekânda bulunur.
Bilginin temeli olarak Yeter Neden İlkesi, kavramların ve yargıların oluşabilmesini sağlayan koşul olarak iş görür. Bir yarginin yeter nedeni varsa, bu yargı bir bilgi dile getirir. Doğruluk da bu temele dayanır. Yani ancak böyle bir yargının doğru olduğunu söyleyebiliriz.
Oluş ve değişmenin temeli; bunların kavranmasının zemini olarak Yeter Neden İlkesi, evrende herhangi bir olayın ortaya çıkması ve kavranabilmesi için, ondan önce gelen ve onu nesnel olarak belirleyen başka olayların olması zorunluğudur. Başka bir deyişle, nedensellik, hem öznel hem de nesnel bütün görünüşlerin (fenomenlerin) bağlı olduğu yasadır. Nedensellik, dar anlamıyla mekanik olayların birbirini belirlemesi olarak ortaya çıkar. Organik dünyada ise uyarım olarak görünür. Ama aynı zamanda güdülenmedir.
Yeter Neden Önermesi ya da İlkesi, bilişin (bilginin) en yüksek ilkesidir ve dolayısıyla fenomen dünyasının da temelidir. Başka bir deyişle, Yeter Neden İlkesi, tasarımlarımız arasındaki deneyimöncesi ve yasalı (zorunlu) bağıntıları dile getirir. Başka bir deyişle bu ilke, her nesnenin temel formudur; tüm nesnel varlığın varoluş tarzıdır. Demek ki, hiçbir fenomen bağımsız olarak varolamaz; her fenomen için, onun varlık temelini (zeminini) oluşturan başka fenomenler varolmuş olmalıdır. Üstelik, bu başka fenomenler, kendilerine bağlı olarak ortaya çıkan fenomenin, nasılsa öyle varolmaklığını ve başka bir biçimde varolamamaklığını belirleyecek bir temel, bir zemin olmalıdır.
Schopenhauer'a göre, özne ve nesne (zihin ve madde) karşılıklı olarak birbirine bağlıdır (bağıntı içindedir). Özne ve nesne, farklı yanlardan görülen bir ve aynı şeydir.
Öznenin ve nesnenin eşit olarak temeli oluşturdukları düşüncesine dayanarak Schopenhauer, maddeciliğin de, idealizmin de yanlış olduğunu ileri sürer. Maddecilik, nesnenin özneyi ortaya çıkardığını; idealizm ise öznenin nesneyi ortaya çıkardığını ileri sürmektedir.
Fenomen ya da tasarım sözcüğü, özneyi de nesneyi de, birbirinden farklı ama özünde içerdiği iki terim olarak kapsar. Başka bir deyişle, öznenin nesneye bağıntısı (ilişkisi), fenomen dünyasının, görünüşün temelidir. Çünkü hem özne hem de nesne, sonsuz tözden yani iradeden kaynaklanır ve onun belirimleridir. Buna karşılık kendinde ele alındığında (yani belirimleri bakımından, fenomenler dünyası bakımından ele alınmadığında) bu sonsuz töz, yani irade, özne de değildir nesne de değildir. Dünya benim tasarımımdır, ama ben tasarımlar edindiğim sürece varımdır.
İdealistler, dünyanın, yani tek tek varlıkların fenomen (görünüş) olmaklığını öznellikle özdeşleştirdikleri için yanılmışlardı. Tasarım, onların sandığı gibi tamitamina öznel değildir. Tasarım, nesnel olarak varolan bir şeyin zihnimizdeki bir simgesi yani öznel bir simgesi de değildir. Öznede ortaya çıkan ve nesnel karşılığı olmayan bir değişim, bir etkilenim de değildir. Tam tersine, özne ile nesnenin bağıntısı yalnızca tasarımda bulunur. Özne ve nesne, karşılıklı bağıntı (bağlantı) içinde bulunan iki parçadır ve tasarım onların birliğidir. Bundan ötürü, “öznesiz nesne yoktur” sözü ne kadar doğruysa, “nesnesiz özne yoktur” sözü de o kadar doğrudur.
Kant, bütün gerçekliği (dünyayı), öznenin yapısındaki kalıplar, biçimler (formlar) aracılığıyla algıladığımızı; gerçeğe bu kalıpların biçim verdiğini ve onu bir kavranabilir nesne durumuna ancak bu formlar aracılığıyla getirdiğini ileri sürüyordu. Başka bir deyişle bütün bilgimiz (burada Kant'ın özellikle göz önünde tuttuğu bilimsel bilgidir), insan öznesindeki formlara göre, yani onlara bağımlı olarak oluşur. Bundan ötürü biz ancak görünüşleri (fenomenleri) bilebiliriz; onların arkasında ve bizden bağımsız olan şeyi; kendinde-şeyi, mutlağı bilemeyiz. Yani bilgimiz bize-göre bir bilgidir.
Hayvanlara karşı duyulan acıma, karakterin iyiliği ile öylesine ilintilidir ki, hayvanlara kötü muamele eden bir kimsenin iyi bir insan olduğu görülmemiştir.
Acıma, vicdanın inkar edilemez bir özelliğidir Acıma duymayan kimse, insanlığın dışındadır.
Bencillik, özü gereği sınırsızdır. İnsanın bir tek mutlak isteği vardır sadece; bu da, her acıdan hatta her yoksunluktan sıyrılmak ve elden geldiğince mutlu ve rahat olmak, elden geldiğince haz duymaktır.
İnsanların hareketleri, üç temelden kaynaklanır Bunlardan birincisi bencillik, ikincisi kötü ruhluluk, üçüncüsü de acımadır.
Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece.
Kendisine ne mantık ne de itidal ihsan edilmiş olan bir insanı man­tıkla yönetemezsin.
Alınyazısından kopardığımız her şey, dilencinin ayak ucuna atılan paraya benzer: verilen sadaka, duyduğu acıların sürüp gitmesini sağlayabilmek için, dilencinin hayatını biraz daha uzatmaktan başka bir iş görmez.
«Rien ne beau que le vrai; le vrai seul est aimab­ le.»
Yalnız hakikattir güzel olan; sadece odur sevilmeye değer.
Boileau
Evet zeki adamlar, çok okumuşlar, fazla bilgililer; Kim bilirdi, kimin akima gelirdi,
Nasıl, ne zaman ve nerede her şeyin bir eşi olacağını? Neden âşık olduklarını ve öpüştüklerini?
Evet mağrur bilgeler, söyleyin bana, neden?
Hem ne oldu bana o zaman?
Bulun ve söyleyin bana, nerede, nasıl, ne zaman?
Ve neden benim başıma geldi bu?
Bürger
İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.
İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü özü bakımından acıdan başka şey değildir. İnsan ne kadar yüce ise acısı da o ölçüde fazladır.
Sefalet halkı nasıl rahatsız edip duruyorsa, cansıkıntısı da seçkinleri öyle rahatsız eder.
Hayat tadını çıkaracağımız bir armağan değil, canla başla çalışarak yerine getirmemiz gereken bir ödev. En önemsiz işten en önemlisine kadar hepsinde, genel bir düşkünlüğün, öldürücü bir didinmenin, sürekli bir yarışmanın, sonu gelmez bir savaşın, kafa ve vücut güçlerinin ortaya koyduğu bir çapalamanın görülmesi bundan ötürü.
Demek ki mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.
Hayat birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır. Çünkü mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık.
Yakalamak istediğimiz her şey başkaldırıyor bize; her şeyin yenmek zorunda olduğumuz düşmanca bir iradesi var.
Tek tek ele alındıklarında, her mutsuzluğun bir kuraldışılık olarak görülmesi kabildir, ama genel olarak ele alındığı zaman mutsuzluk ve acı kuraldışı değil kuraldır.
Herkes, karşısındakinde kendi yoksun olduğu yanları sever.
“Bir kimsenin rahatsız olmadan dayanabildiği gürültü niceliği, onun zihinsel yeteneğiyle ters orantılıdır.”
Bu kötümser felsefenin ahlak alanında ileri sürdüğü öğreti, Schopenhauer'ın kendisinin de belirttiği gibi “dünyadan kaçmaya” yönelik dinlerin görüşlerine yakın düşer. Ama Schopenhauer'a göre, ahlaksal davranış ve kötülükten sıyrılma çabası, dinlerde olduğu gibi, “ötedünya”, “cezalandırılma ya da “ödüllendirilme” ilkeleri üzerinde temellendirilemez. Bu bakımdan onun felsefesi, yaygın, yüzeysel ve sıradan din yaşamının ve inançlarının eleştirilmesini de içinde taşır. Ve
Eleştirmenler, Schopenhauer'ın düşünce tarzının, genellikle Avrupa felsefesinden farklı olduğu üzerinde durmuşlar; Doğu düşüncesinde ağır basan “dünyadaki kötülük” sorununun onu her şeyden fazla ilgilendirdiğini söylemişlerdi. Gerçekten de, onun felsefesi, yaşamdaki ve insanın içindeki kötülükten sıyrılmaya yönelik bir çaba olarak görülebilir.
Kendinde ölçü de düzen de bulunmayan şeyi, akılla yönetemezsin.
Ama tutkulu aşka yücelik kazandıran ve onu şiire konu olmaya layık kılan şey, insanın bu kendisine ait olmayan şeyleri arayışıdır
bir insanı şu ya da bu harekete yöneltebilmek için kesin olarak güvenebileceğim tek şey, onun bencil amaçlarına değinmektir.
Temel bakımdan ve ilk başta aşk eğilimi, sağlığa kuvvete ve güzelliğe ve sonuç olarak gençliğe yönelmiştir.
Birbirine aşık olan erkek ve kadının gittikçe şiddetlenen yakınlıkları, ortaya çıkarabilecekleri ve çıkarmak istedikleri yeni bir bireyin yaşama iradesinden başka bir şey değildir.
Sevildiğimizden emin oluşumuz, sevdiğimize sahip olmayışımızın yerini tutamaz hiçbir zaman.
Bütün aşk serüvenlerinin son amacı; gelecek kuşağın ortaya çıkmasından, yaratılmasından başka bir şey değildir.
Bütün bu çaba, bu çırpınış, bu endişe ve bu zavallılık niçin? Böylesine önemsiz bir şey, insanın düzenli hayatını niçin karıştırsın ve bozsun?
Mutluluk ulaşılması olanaksız bir amaçtır, ama insanoğlu sürekli olarak peşinde koşturur. Bundan ötürü de dünya, çok kötü bir dünyadır; hatta kötülerin kötüsüdür.
Demek ki hiçbir fenomen bağımsız olarak varolamaz; her fenomen için, onun varlık temelini oluşturan başka fenomenler varolmuş olmalıdır.
Schopenhauer da, zaman ve mekan içindeki dünyanın, yani zaman ve mekan bakımından kavranan dünyanın, öznenin bir algılaması, bir tasarımı olduğunu, yani özneye bağlı olduğunu söyledi. Bundan ötürü felsefesini dünya, benim tasarımımdır. sözü ile başlattı.
Schopenhauer yaradılıştan kötümserdir; yaşamın anlamsızlığı, boşunalığı, insan varoluşunun acılı yanı sürekli olarak kendini duyurur ona.
Ne sevgiye ne de nefrete yol açmamak dünya bilgeliğinin yarısıdır: hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak da öteki yarısı.
insanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin varolmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.
hayat, silah başında öldüğümüz sürekli bir savaştan başka şey değil.
doyurulmuş aşk tutkusu da çoğunlukla mutluluğa değil mutsuzluğa götürür insanları.
Bunca gürültü patırtı niye? Niye (bunca) itiş kakış, tepinme, korku, endişe ve dert? Sonuçta amaç, sadece her bir Mecnun'un kendi Leyla'sını bulması değil midir?
(Doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; sadece doğru sevilmeye değerdir. )
Instagram'da Kitap Alıntııları
Pinterest'te Kitap Alıntııları

Yazarın Diğer Konuları

Arthur Schopenhauer Kimdir?

Kitap Alıntıları Kategorisindeki Diğer Konular

Senden Sonra Kitap Alıntıları – Ezgin Kılıç Har ve Kül Kitap Alıntıları – Ezgin Kılıç Gerçekçi Ol İmkansızı İste Kitap Alıntıları – Ernesto Che Guevara
0 0 oylar
Makale Derecesi
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları gör
0
Yorum yapmak ister misiniz?x